9 Eylül 2009 Çarşamba

Eylül

Bir Eylül hayalim vardır benim. Eylül ve yağmur.. Öyle hüzün çağrıştırmaz bana sonbahar, ah ne romantik değildir. Huzurludur, dingindir, sakindir, koştursan da serinliğin letafeti yormaz seni. Öyle tatlı bir mevsimdir bahar, ilki de sonu da...

Kimsenin bilmediği bir yerde olsam.. Bir küçük ahşap ev, yeşilliğin ortasında. Kocaman pencereleri, küçük bir verandası ve sonsuz bir bahçe. Bahçenin ağaçları olmasın, sadece çimenler ve ileride deniz..

Ben çimenlerin üzerinde uyurken üstüme hafiften bir yağmur yağsa. Melekler üstüme üstüme gelse, hepsi birden damlalarını bırakırken bana dokunsa...

Düşünecek bir şeyim olmamasını ister mi insan? Hiç bir seş düşünmesem, sadece yağmur yağsa, ben de dinlesem, dinlensem..



7 Eylül 2009 Pazartesi

Vizyonsuztele

TV sezonu açıldı, sefih diziler yine doluştu evlere. Aşk-ı Memnu mevsimindeyiz şekerler, haydin bakalım, Behlül’e ağız suyu akıtmayan kalmasın.

Oldum olası bu televizyon dizilerinin hain bir planın parçası olduğunu ve bu dizileri hazırlayanların oturup ciddi ciddi ‘Bu milleti daha nasıl yapar da bozarız’ diye toplantı yaptıklarını düşünürüm. Elimde olmadan düşünürüm, çünkü dizilere ve hatta sinema filmlerine bakınca senaryolarda kasıtlı bir seviyesizlik var gibi duruyor. Bu kadar ahlaksızlığı bu millet çok değil, 15 sene önce kaldıramazdı. Eminim herkes hak verir, 15 sene önce hiç bir tv programında bu kadar müstehcenlik yoktu.

E şimdi bunun neresi “Sanat” o zaman? Eskiden mi sanat yoktu, şimdi mi değişti tanımı? Hoş ben dizilerin sanat olduğunu da düşünmüyorum da, orda oynayanlar kendine sanatçı diyor ya, o bakımdan..
30-40 yıl önce çekilen Türk filmleri bugün hala izleniyor, oyuncularına idol, duayen bilmem ne deniyor. Peki onların oynadığı aşk filmlerinde herhangi bir müstehcen sahne var mı? Yok. Bir elele tutuşma, bir baygın bakış, gayet anlaşılır bir aşk hikayesi. Aşkı anlatmak için illa hayvani özellikleri ortaya dökmenin gereği var mı o zaman? Yok!

Peki şimdiki filmler ve diziler? Öyle bir hale getirilmiş ki, millet ağzını açıp ahlaksız bulduğunu bile söyleyemiyor. Sanat deyip geçiyorlar kenara, sen sanata saygısızlığınla kalıyorsun. Yok ya! Hayır efendim, düpedüz ahlaksızlık, sanat manat değil. He belki manat olabilir tabi. Sanatçılığı soyunmakla doğru orantılıysa ben ona sanat demem, diyen de beri gelsin.

Bu millet çok TV izleyen bir millet, ne versen örnek alacak kadar çok. Sokakta gördüğümüz manzaralar bile değişti bu TV kanallarının artmasından sonra. İnkar edecek bir şey yok, doğruya doğru. He onu da ahlaksız bulamıyorsun, o zaman da çağdaş olamıyorsun. Hiç kusura bakılmasın, ben televizyonda rastlayınca kanal değiştirdiğim bir sahneyi otobüste ön koltuğumda görürsem açık ve net söylerim; “Bari ininceye kadar bekleseydiniz!!” diye.

Başlarım öyle sanata da modernizme de.

4 Eylül 2009 Cuma

Yitik Savaşçı

Zaman zaman olan bir şey bu. Herkes gider, ben kalırım. Böyle zamanlar çoğalınca ise, durum “her zaman” olur.

Bu kadar “her zaman” fazla bana. Zaman bir duvar gibi ve ben içinden geçemiyorum. Geride kalmanın yok ediciliğiyle unutuluyorum.

İşte zaman zaman da böyle acı verici gerçeklerin, ardına gizlendikleri peçeleri yüzlerinden sıyırıp gözlerine bakıyorum. Korkusuz muyum? Hayır, kendime eziyet ediyorum.

Eziyetin büyüğü de var; “Ne oldu da böyle oldu?” sorusu. Şimdiye kadar hep sürüden ayrılmam, farklı olmanın ayrıcalıklı güzelliğinden değil. Sürüdekiler hep benim sevdiklerimdi, arkadaşlarım, yoldaşlarım (komünist değilim canım:) ).. Hep ayrılmaya mecbur kalan ben oldum.
Ve onlar, yola devam ettiler, bensiz.. Paylaştıkça artan tüm güzelliklerle beraber.
Benimse elimde kalan tek şey, o sevmediğim cep telefonunun bana sağladığı imkanlar oldu. Bu yüzden attım onu bir köşeye, nefret ettim çağrılardan, mesajlardan, kandilden bayrama yollanan o gerzek standart satırlardan.

Cevabına hazır olmadığım soru, “Neden ben? Hep arda kalan?” Böyle deyince isyan çağrışıyor aklıma, yok canım, benimki meraktan. Ama belki de bu soruyu yalnız bırakmalı bir köşede...

PS; Tüm arkadaşlarıma ithafen... Bensiz olunabilecek en güzel yerdeki arkadaşlarıma...

PS2; Ben sıkılıp gitmiş ve temayı değiştirmekle meşgulken, 'burda bir Pervane vardı' diye varlığımı yoklayan (! ;) ), bir de bu vesileyle beni okuduğunu öğrendiğim zat-ı muhteremlere teşekkürler...