aduuukettt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aduuukettt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2009 Pazartesi

Vizyonsuztele

TV sezonu açıldı, sefih diziler yine doluştu evlere. Aşk-ı Memnu mevsimindeyiz şekerler, haydin bakalım, Behlül’e ağız suyu akıtmayan kalmasın.

Oldum olası bu televizyon dizilerinin hain bir planın parçası olduğunu ve bu dizileri hazırlayanların oturup ciddi ciddi ‘Bu milleti daha nasıl yapar da bozarız’ diye toplantı yaptıklarını düşünürüm. Elimde olmadan düşünürüm, çünkü dizilere ve hatta sinema filmlerine bakınca senaryolarda kasıtlı bir seviyesizlik var gibi duruyor. Bu kadar ahlaksızlığı bu millet çok değil, 15 sene önce kaldıramazdı. Eminim herkes hak verir, 15 sene önce hiç bir tv programında bu kadar müstehcenlik yoktu.

E şimdi bunun neresi “Sanat” o zaman? Eskiden mi sanat yoktu, şimdi mi değişti tanımı? Hoş ben dizilerin sanat olduğunu da düşünmüyorum da, orda oynayanlar kendine sanatçı diyor ya, o bakımdan..
30-40 yıl önce çekilen Türk filmleri bugün hala izleniyor, oyuncularına idol, duayen bilmem ne deniyor. Peki onların oynadığı aşk filmlerinde herhangi bir müstehcen sahne var mı? Yok. Bir elele tutuşma, bir baygın bakış, gayet anlaşılır bir aşk hikayesi. Aşkı anlatmak için illa hayvani özellikleri ortaya dökmenin gereği var mı o zaman? Yok!

Peki şimdiki filmler ve diziler? Öyle bir hale getirilmiş ki, millet ağzını açıp ahlaksız bulduğunu bile söyleyemiyor. Sanat deyip geçiyorlar kenara, sen sanata saygısızlığınla kalıyorsun. Yok ya! Hayır efendim, düpedüz ahlaksızlık, sanat manat değil. He belki manat olabilir tabi. Sanatçılığı soyunmakla doğru orantılıysa ben ona sanat demem, diyen de beri gelsin.

Bu millet çok TV izleyen bir millet, ne versen örnek alacak kadar çok. Sokakta gördüğümüz manzaralar bile değişti bu TV kanallarının artmasından sonra. İnkar edecek bir şey yok, doğruya doğru. He onu da ahlaksız bulamıyorsun, o zaman da çağdaş olamıyorsun. Hiç kusura bakılmasın, ben televizyonda rastlayınca kanal değiştirdiğim bir sahneyi otobüste ön koltuğumda görürsem açık ve net söylerim; “Bari ininceye kadar bekleseydiniz!!” diye.

Başlarım öyle sanata da modernizme de.

19 Haziran 2009 Cuma

rezil

yorgun ve de argınım.
tüm devlet işlerinin içine tükürüp geldim.
en fazla 3 saatliğine çıktığım eve 7 saat sonra geldim.
döndüğümde aynaya akseden solmuş benzim kaldı geriye.

7 Nisan 2009 Salı

bi gidin ya...

anaam, ibo'nun lafına mı geliyorum yoksa;
'oxford vardı da biz mi okumadık!' diyesim geliyor habire.
höf, ne çok soracak hesabım var.

kafaya da koydum, gönlüme de, bu memleket bana dar.
üç beden büyüğüm ben buralara.
evet, kendimi beğenmişim, kibirliyim, canıma değsin.

istidadıma gem vuranlar utansın.

anam-babam-bacım... bir de İstanbul.
başka da özleyecek bir şeyim yok.

not; bu yazının her an kendini imha etme potansiyeli vardır. çok kafa yormayın.

ay Çilekli yaa, okuyorsan, bu mart-nisan aylarındaki gezegenlerin üzerimde menfi etkisi mi var? bi açıklasan, kafayı yiyeceğim..

son olarak;
lorem ispum dolor sit amet...

18 Mart 2009 Çarşamba

Bin Muhteşem Güneş

Hep üzerinde düşündüğüm bir konudur, kadın olmak…
Bir şeyi düşünürken ilk sorguladığım şey onun var oluş sebebidir. Ne olursa olsun işin mantığını, ne işe yaradığını çözmek esas mesele.

Niye kadın var? Bulduğum cevap gayet güzel, kadının kendisi gibi. Erkeği tamamlasın, ona destek olsun, erkek de onu korusun, birlikte Var edene kulluk etsinler diye. Birlikte…

Elimdeki kitapsa çok başka bir şey söylüyordu. Niye kadın var, kısaca köle olsun diye, diyordu. Demekle kalmıyor, yaşanmışını yüzüme yüzüme çarpıyordu. Uzuncası, kadının sadece kül tablası işlevi gördüğü, ev işleri, temizlik, çocuk doğurmak -ama sadece erkek doğurmak- ve de kum torbası olmak görevlerinden başka bir işe yaramayacağına inanan toplumları kafama vurdu kitap. Yani “Bin Muhteşem Güneş”.

Geçenlerde Üfürükten Prenses sayesinde kitabı okudum, yorumlarımı onunla paylaştım, o da bana blogda da yaz dedi, yazıyorum.

Kendimi dalıp gitmişken yakalıyorum, o zaman düşüncelerimi daha net görebiliyorum. Dünya üzerinde kadınlığın yerini düşünürken yüzüm acıklı bir hal alıyor. İçimden büyük puntolarla "Yazık" kelimesi geçiyor. Yazık ki, dünya üzerinde yaratılmış en güzel varlığa yazık ediliyor…

Neden en güzel? Basit. Allah’ın yarattığı en güzel varlık insan. Özeti, 'ahsen-i takvim' tanımlaması (bkz, Tin Suresi). Yani en güzel kıvam. E şimdi kadın mı daha güzel, erkek mi? Tabi ki kadın, haliyle en en güzel yaratık kadın olmuş oluyor. Karşı çıkanı yakarım :)

Ama kadının çilesi tükenmemiş ki. Hindistan’da kocası ölen kadın kocasıyla yakılmış (halen de koca karısına kızınca üstüne gaz döküp yakıyormuş!), filozoflar kadının ruhu olup olmadığını tartışmış, şeytan mı değil mi karar verilememiş, pek çok yerde kadın mal gibi alınıp satılmış, insandan vatandaştan sayılmamış, Roma’da koca isterse karısını öldürebilmiş, cahiliye Arapları kız çocuklarını diri diri gömmüş, kadınlar orta malıymış, Çin’de kadına isim bile verilmez, numaralandırılırmış. Bir de o zamanların Çin atasözü vardır ki, yıllardır kulaklarımdan gitmez, “Madem karını sabahleyin dövdün, öğlen niçin dövmeyeceksin ki?!"

Mealesef Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin tahrif edilmiş hali de pek iç açıcı değil.
Hıristiyanlar Hz.Havva’dan yola çıkarak (Hz.Adem’i yasak ağaca teşvik ettiği hikayesi) tüm kadınlar şeytandır demiştir. Hele hele güzel kadınlar erkekleri etkiliyor diye, onları cadı ilan edip yakmışlardır. Bunu bilmeyen de yoktur herhalde.
Yahudiler de aynı hikayeden yola çıkarak, kız çocuklarını utanç vesilesi saymış, kadınların lanetli olduğuna inanmışlar.

İşin aslı günümüzde de kadına çok değer verildiği söylenemez. Hem de şimdi kadınlara değerli oldukları zannettirilip paçavra muamelesi gördürülüyorlar. Erkeklerin şehvetini tatmin etme görevini nasıl da safça üstleniyorlar. Misal, Issız Adam filmi, bir kadın da çıkıp demedi ki, “bu adam kadınları sömürmekten başka bir şey yapmıyor, millet de güzelmiş gibi alık alık bakıp ağlıyor.”
Senede bir günü Kadınlar Günü (!) ilan edip, “İyi işte susup otursunlar, gün verdik daha n’apalım” deyip kenara geçiyorlar bu erkek milleti.

Şimdi benim esas canımı sıkan mevzuya geleyim. Bin Muhteşem Güneş, Afganistan’ı anlatıyor. Yani Müslüman bir ülke. Taliban’ın şeriat kuralları uyguladığı bir ülke. Ve bu ülkede kadın, bırak ikinciyi, sonuncu vatandaş muamelesine maruz bırakılıyor, hatta böyle evcil hayvan gibi.

Oysa yok böyle bir şey İslam’da. Yok şeraitte kadının hor görülmesi. Şeriat kısmını da bilahare açıklamam lazım, insanlar şeriatı el kesme, recmetmeden ibaret sanıyorlar, oysa ki namaz kılmak da şeriat gereği, oruç tutmak da. Ve malesef kitapta da bundan bahsedilmemiş, Taliban'ın şeriat deyip koyduğu saçma sapan kuralların şeriatın aslıyla, yani İslam'la alakası olmadığı belirtilmemiş.

Hz.Peygamber hanımlarına bir kez olsun kaş çatmamış, bir kez sesini yükseltmemiş, öfkeyle bakmamış, çalışan bir kadınla (Hz.Hatice ve Hz.Zeynep) evlenmiş, kız çocuğu Hz.Fatıma’yı çok hatta en çok sevmiş… Kadınlara her an kırılabilecek, nadide billurlar tanımlaması yapmış bir peygamber…

Örnekler o kadar çok ki. Şimdi hâl böyleyken müslümanım ayağına orada burada caka satıp eve gelince karısı döven, dövmese de içten içe sürekli küçük gören, ağzını açıp iki kelam etmeye layık görmeyen, kadının fikrini ifade etmesine tahammül bile edemeyen ümmetin erkekleri de kim oluyor?? Allah aşkına onlara ne oluyor da Peygamber’in yapmadığını yapıyorlar??

Üfürük’ün bir yorumu vardı, ‘onlar kendilerini ailelerinin peygamberi olarak görüyor’ diye. Evet, haklı. Yoksa bu küstahça nefsini kabartma, büyütüp şişirip başka kimseye yer ve hak bırakmamanın nasıl bir tanımı olacak??

İşte ben bu yüzden erkeklerden haz etmiyorum. Feminist değilim asla. Zira Allah’ın yarattığı erkek nesliyle bir derdim yok, haklarını yemiyorum, kendini her şeyin hakimi, kadını ayağının paspası zanneden erkek cinsinden ve zihniyetinden nefret ediyorum. Neyse Allah’ın sopası yok, hak yerini bulacak nasılsa.

Böylece de MaviGiz'in kitap mimini yerine getirmiş oluyorum. Pas atmayı sevmesem de bu kez atacağım, Hakan-Can ve Şeker Portakalı'na mimi yolluyorum. Olay şu; etkilendiğiniz bir kitabı anlatıyorsunuz. Aslında yer yer kendisinin çok kitap okuduğunu ima eden :) Zihin kurdu Artificial'i de mimlemek var, gelip de bu yazıyı okursan mimlendin Arti. İster yaz, ister sat, ister yanında yat...

18 Ocak 2009 Pazar

kırmızı mim

Bugüne kadar olan sinirli anlarımı düşünüyorum. Bu konuyu da açıklığa kavuşturmalıyım.

Abimle büyürken yaptığımız kavgaları saymıyorum, onlar süreç gereği bi yerde. Derin izler de bırakmadı zaten, gülümsetiyor ancak. Hazır cevaplılığımın gelişimine katkısı çok büyük saolsun abimin.
Anneme göre sinirli olabilirim ama yanar söner cinsten. Onlar klasik ana-kız atışmaları. Hal-i hazırda yapacak olduğum şeylerde “şunu yap” denmesinden hoşlanmamam üzerinde döner konu genelde. Ama büyüdük artık, eski tadı vermiyor. Kol kola geziyoruz işte.
Kardeşimle de kavga falan etmeyiz, bazen ben ablalık taslarım, bazen o şımarık velet olur, onu da geç.

Dışarıdan bakınca, bakana göre değişiyor durumum. Öğrenciler beni başka dünyadan gelmiş sanıyor, çünkü beni sinirlendiremiyorlar. Bunun iki istisnası oldu, bugünün konusu da bu olacak.

Arkadaşlarım da soğukkanlı olduğumu söyler. E kısaca sinirli değilim. Hatta fazla relax, yer yer umursamazım. Zaten milleti kafaya taksam ohoo…, başka işim mi yok?

24 yıla pek yakın hayatımı ciddi ciddi önüme koydum, öfkeyi damarlarımda hissettiğim iki olay oldu. İkisinde de konu yalan ve saygısızlıktı. Demek ki hiç tahammül edemediğim iki şey buymuş. Bir de mantıksız hareket ve sözler var ama asgari müştereklerde çözüyorum onları.

İlki ben çömez bir hocayken iki öğrencinin bize dizi dizi yalanları ultra relax bi vaziyette sırıta sırıta bize söylemesi sonucu bende oluşmuş bir öfke kriziydi, fakat bu çok uzun bir cümlenin en son noktasıydı. Öncesinde defalarca konuşup çözüme varmaya çalışmıştık. Sonra beter bi gecenin bir vakti, bir damla damladı bardak taştı ve ben çok yükselttim sesimi. Saflık işte, sonra da üzüldüm sesimi yükselttiğime, yufkaydı yüreğim.

İkincisi ahlaksız ilişkiler, milleti oyuna getirmeler, ikili oynamalar, insan kullanmalar ve yalan rüzgarı içinde kavrulmuş bir ruhun karşıma çıkmasıydı. Kızla bir sene geçirdim, hiç bi şey çakmadım. En sonunda kızın arkadaşları dayanamayıp bize her şeyi anlattılar. Bu kız bunları nasıl kandırıp işlerini gördürüyormuş, gitmiş herifin tekiyle evlenmiş, tutmuş mahrem hikayelerini millete anlatmaya başlamış, bir sürü de yalan sosu katmış. Oscarlık bi tip kısaca.

Biz bu kızı karşımıza aldık, şu avukatların çapraz sorgusuna tuttuk, açıklarını yakaladık, kısmi itiraflara mecbur bıraktık. Ama bir yandan da içim şişiyor. İlk defa bu kadar düzenbazını canlı canlı karşımda görüyorum. Hikayelerde okumakla orijinalini görmek arasında fark var. Hala da görmedim o kadar yalancısını, gerçi görsem de şaşırmam artık, kız ufkumuzu açtı bir kere. Hani ilk defa zürafa görmek gibi bir şey.

Sonlara doğru elimizde sıkı bir koz vardı, konuyu oraya getirdik. Başladı yalan söylemeye. Bi Ya Sabır çektim. Azar azar elimizdeki kozu açıklıyoruz, onun da yalanı ortaya çıkmaya başlıyor. Her çıkan yalanına yeni bir yalan yumurtlayıveriyor, onu kırıyoruz yenisini yapıyor, onu bozuyoruz bi yenisi daha. Zaten kişilik bozuklukları böyledir, kusurunu yeni bir kusurla örtmeye çalışır.
Baktım sonu yok bunun ve artık beni sıcak bastı, resmen cıvam yükseldi yükseldi veee ayağa fırladım kıza bir püskürdüm ki odadakiler şok, kocaman donmuş gözlerle bana bakıyorlar. E ama yeter bu kadarını da kaldıramadım, göz göre göre nereye kadar. Bağırdım çağırdım kendimi rahatlattım. Yoksa biliyorum ki kızın zerre kadar yüzü kızarmadı, ders de almadı. Tedavilikti durumu, bağırmakla iş bi yere varmazdı. Ama zararı da olmazdı, yüzsüzdü bi kere. Yüzüne tükürsen Ya Rabbi şükür diyecek cinsten, kalbini kırdığımı hiç sanmıyorum. Sonra gittim yine ben sinirden ağladım.

Şimdi olsa bu kadar öfkelenmem diye düşünüyorum. O zamanlar kişisel gelişim ve psikoloji eğitimlerine tam meyletmemiştim. Ama insanın sabrını geliştirmesi de zaman alabiliyor, kendime de çok güvenmiyorum.
Mesela bu aralar da bir şeylere kızıyorum, birilerine. Fakat sakinliğimi suni olmadan hakikate çevirebiliyorum. Yazıp çizip üstümden atıyorum, kimse zarar görmüyor.

Dur bi de nasihat edeyim, okuyucu boş dönmesin. “Kardeşlerim! Valla değmez.” Yemin de ettim daha ne olsun.
Hadi bir de bilgi vereyim, içerik zenginleşsin. Ahkâm kesmiyorum bak, yanlış düşünme kızarım :) Kişinin davranışının altında duygusu, duygusunun da altında algısı yatar. Biz sadece davranışı görüp tepkimizi ona göre veririz fekat sormayı düşünmediğimiz soru şudur; ‘bu insancık, içinde ne hissediyor, daha içinde neyi nasıl algılamış da böyle davranıyor?’
Bu tabi bir bilinçaltı olayı herkes şak diye çözemez ama en azından yaklaşımlarımızı değiştirirsek başta biz, sonra da etrafımız rahat eder.

Bakıyorum da tam mimlik bi konu olmuş, mim mi başlatsam? Başlatayım bakalım nolcak.
O zaman şöyle yapıyoruz; abilerim ablalarım, şu önünüzde görmüş olduğunuz mevzuyu pek sevgili Çilekli Süt'e, şeker ötesi Şeker Portakalı'na, orijinal üstü SananaAki BananeSan’a, mutlu böcük İpek Böcüğü'ne yolluyorum. Kırmızı kurdelamızı kestik, Allah bereket versin.

Konuyu özetlersek; şimdiye kadar en çok sinirlendiğin olay ve seni en çok kızdıran şey acaba nedir nedir??

Unutmadan; atom bombası senin başına düşsün İsrail...

17 Ocak 2009 Cumartesi

anger

Bu aralar sinirliysem biri de kusuruma baksın.
Baksın ki görsün kime sinirliyim neye öfkeliyim
Görsün ki anlasın ne eblehler var.
Anlasın ki bana hak versin, evet haklıyım, hayır caymayacağım.
Bana hak versin ki fark etsin insan kemaline neden önem vermeli.
Vermeli ki, hatasını görsün, nefsini bilsin.
Nefsini bilsin attığı adıma dikkat etsin.
Nefsini bilsin Rabbini bilsin.
Rabbini bilsin rahat etsin.

Kimseye kolay kolay ebleh demem. Diyorsam söyleyecek başka kelime yoktur. İnsana kolay kolay sinirlenmem, sinirlenmişsem durum ciddidir.

16 Ocak 2009 Cuma

alt-üst

İyimserdim ama sırası değildi,
Küstürmemeli iyileri,
Kötüye iyi diyerek.

Akşam üstüme gelmesin,
Pek aceleciyimdir, dönüp bakamam bile.
Biz bu koşturmacada olsa olsa
Teselli buluruz;
"Önemli olan katılmaktı."

15 Ocak 2009 Perşembe

nâdan

Eksik parçalarını ararken rastlaştık.
Çok hamdı, belki aramıyordu bile.
An geldi restleştik.
Çok sığdı, anlayamıyordu bile.
An oldu yüzleştik.
Yüzsüzdü, fayda etmedi bile.

4 Ocak 2009 Pazar

...

e be abi, bi gün sana evire çevire pata küte dalmak istiyorum.
bilinçaltını açıp seni baykuşa çevirmek istiyorum, olmadı karınca yiyen yapmak istiyorum senden.
tutmuş gerçek hayat'ımın sayfasını koparıp tırnak kesmiş, var mı böyle bi herif ya!
Allaaahm biz bu adamla ayrı dünyaların insanlarıyken aynı ev... cık cıks.
göstericem ben ona. terapi sözüm vardı nasılsa, nihahahaha!!

30 Aralık 2008 Salı

Filistin, Filistin...

"O kimseler, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. .. Allah kendi dinine yardım eden, onu hakim kılmak için gayret edenlere yardım eder elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir." (Hac Suresi, 40)

"Allah yolunda göç edip de, sonra öldürülen veya ölenlere gelince, muhakkak ki Allah, onları en güzel rızıklarla besleyecektir. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en iyisidir. O onları hoşnut olacakları bir yere mutlaka yerleştirecektir." (Hac Suresi, 58-59)

ismi geçince yürek burkan, çaresiz, gamlı, onurlu, şerefli, hüzün diyarı Filistin...
dualar yeniden Filistin'e yöneliyor üç gündür. sonra yine unutulacak ama Filistin ağlamaya devam edecek. sonra yine büyük bir olay ve yine ekran karşısı duygusallıkları.
seni aklımdan çıkardığım her an için özür diliyorum Filistin. "Mü'minler bir bedenin âzâları gibidir, bir âzânın canı yanarsa, tüm bedende acısı hissedilir" hadisini özümseyemediğim her gün için utanıyorum.
sadece Filistin değil, Irak, Afganistan, Çeçenistan... barış getirilme vaadiyle, şekerle çocuk kandırılır gibi kandırılan dünyanın her yerindeki kardeşlerimi gönlümde hissetmek istiyorum.


İsrail'e şaşırmıyorum artık. kendi yazdıkları Tevrat'ta geçen ifadeler aynen şöyle;

“Vurun; gözünüz esirgemesin ve acımayın; ihtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun.” (TEVRAT, Hezekiel 9/5-6)

"İşte Rab'bin acımasız günü geliyor.(İşaya: 13/9)
Yakalananın bedeni delik deşik edilecek.
Ele geçen kılıçtan geçirilecek.
Yavruları gözleri önünde parçalanacak,
Evleri yağmalanacak,
Kadınlarının ırzına geçilecek. (İşaya: 15-16)
Hem yiğidi, hem kızı.
Emzikteki çocukla, ak saçlı adamı,
Dışarıdan kılıç, Ve içeriden dehşet telef edecek.
Hasımlarından öç alacağım, Ve benden nefret edenlere ödeyeceğim. "(Tesniye, 32/25)

"Onları tamamen yok edeceksin, onlarla ahdetmeyeceksin, onlara acımayacaksın." (Tesniye: 7/1-3)

Onlar bu yaptıklarının dinlerinin gereği olduğuna iman ediyorlar. peki insanları ruhen huzura kavuşturmak ve rehber olmak için var olan din kavramının içinde böyle emirler olabilir mi?
vahşeti, dehşeti, kan içmeyi, ırza geçmeyi, gözü dönmüşlüğü emreden bir din olabilir mi?
bu bile yahudiliğin tahrif edilmiş olduğunun kanıtıdır. ama gel gör ki bunu onlara anlatamazsınız ve bu zulüm durmaz.

tüm dünya İsrail'e dur diyor, bu kadarı fazla diyor, barış diyor. bunlar İsrail için anlamsız sözler, yukarıda kendi ayetlerinin sadece bir kısmı var. imanlarını kıyım üzerine, kendinden başkasını öldürmek üzre kurmuş birini artık durdurmak mümkün müdür?
ki onlar çocuklarını küçükten öldürmeye programlı yetiştiriyorlar, var mı ötesi?


ben bunun sona ermesini beklemiyorum. ben sadece Müslümanların kuvvetlenmesini, direnebilmesini, birlik olabilmesini diliyorum. elimden geleni yapmak istiyorum. Allah aşkına biri çıkıp desin, yukardaki uydurulmuş Tevrat ayetlerine bir tek benzer ayet var mı Kur'an'da? böylesine barıştan yana, Allah'ın merhametini ön planda tutan, mükemmel bir dinin mü'minleri nasıl olur da terörist olur?
ama yazık ki biz kendi yaşayamayışımızın bedelini İslam'a ödetiyoruz ve İslam terör dini gibi lanse edilmeye çalışılıyor.

buna rağmen, bu son katliamda bütün dünya İsrail'i kınadı ve çağrıda bulundu. çünkü insan olan buna dur derdi. müslüman olmayı kenara koy, bir insan vicdanı böyle bir şeyi kabul edemez, ediyorsa önünde büyük bir soru işareti vardır insan olmaya dair.
yalnız bir ülke buna karşı çıkmadı, sustu. cevap basit, Amerika. hiç ilginç değil, değil mi?

bir şey biliyorum ki, o bana sükûn veriyor;

"Nice memleket halkı vardır ki, zalim olduğu halde ona mühlet verdim, sonra onu azabımla alıverdim. Dönüş ancak banadır." (Hac Suresi, 48)

biz aciz insanlar pek çok şeyin sebebini ve hikmetini anlamaktan da aciziz. Allah Sabûr, yani çok sabırlıdır, insanı hemen cezalandırmaması suçlunun yaptığıyla kalacağı anlamına gelmez. ben ahirete iman ediyorum ve biliyorum ki dünya hayatı geçicidir. yapılan her şeyin karşılığı verilecektir. dökülen kanlar yerde kalmayacaktır asla.

ama bu bizden de hesap sorulmayacağı anlamına gelmiyor. aç komşusundan sorumlu bir mü'min, suçsuz yere öldürülen bir bebeğin katline engel olmak için elinden geleni yapmalı. bu illa can vermek demek değil. duaların gücü bilinseydi, diller durmazdı sanırım. her türlü yardım kampanyasıyla ve pek çok şekilde yanlarında olduğumuzu göstermeliyiz.
gördükleri karşısında ıssız adam filminde döktüğü göz yaşı kadar duygulanmıyorsa gönül, bir ayna bulup gözlerinin içine bakmalıdır kanımca.
(bu benzetmeyi filmi izlemediğim halde, her yerde hakkında okuduğum yazılardan dolayı yaptığımı belirtmek isterim.)

2 Kasım 2008 Pazar

her şey bi yere kadar

milletin mantıksızlıklarının ucu neden bana dokunuyor? başkalarının saçmalıklarının bedelini ben niye ödeyeyim kardeşim? ödemiyorum işte. sıkıldım be ya! kibarlığın bir ucu enayilik oluyormuş hakketten daha iyi anladım.
eyvahlar olsun ki bir set daha çekiyorum önüme, saçmalıklarla arama. geçenlerde bi de bana ben olduğum için değil, kendi çıkarları için değer verenlerle arama bi set çekmiştim, etti iki. bi de öncekiler var.. anam ne zor şey be kendine kale yapmak zorunda kalmak.
en son kelimelerimi istemiştim. konuşmaya ve yazmaya "yetti artık bu saçmalıklar" diyerek başlamak istiyorum. zira bence hayat, mantık ve doğruların kesiştiği uzun ince bir çizgi ve ben bu çizgiden sapmak istemiyorum.