28 Kasım 2008 Cuma

Bir Aşk Hikayesi

“Ey seher kuşu! Aşkı pervaneden öğren.
Zira o yanmışın canı gitti de sesi çıkmadı”.
Şeyh Sadi

Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…

Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın…
Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar.
Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor.

Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor.

Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.

Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır.

Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar.
Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum…

Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek.

İskender Pala

27 Kasım 2008 Perşembe

aşkın zamâne hâli

video

üzerine benim bir şey söylemem gerekmiyor bile.

26 Kasım 2008 Çarşamba

aşkolsun!

Hz.Adem'in hikayesinde hep bir şey dikkatimi çeker.
Yalnızdır ve yalnız olduğu için üzgündür. Allah onu kendine kul olsun diye yaratmıştır ama o mahzundur.

Oysa ki cennettedir, yediği önünde yemediği arkasında, melekler onu merakla izlemekte, şeytan kıskançlığından çatlamakta... Başrolde yani o süre içinde.
Yine de eksik. Allah bu eksiği tamamlayacaktır zaten, sadece her şeyin bir vakti ve sırası vardır.

Hz.Adem bir seferinde uykusundan uyanır ve yanıbaşında Hz.Havva. Sen kimsin, diye sorar. O da, bir kadınım, der. Hz.Adem neden yaratıldığını bilmek isteyince de, senin huzura ermen için yaratıldım, der.

İşte burası çok hoşuma gidiyor.
Kadın ve erkeğin birbirine mecburiyeti...
Önce kadın da yaratılsa bu mecburiyet değişmezdi.

Dikkatimi çekense şu;
Hz.Havva'dan sonra Hz.Adem ruhen tamamlanmıştır ve artık huzurlu, mutludur, yani ki artık kendinden istenen asıl şeye odaklanabilecektir, kulluğa.

Demek ki kul olmak için önce eşini bulmalı, gönlündeki o boşluğu doldurmalı.
Demek ki ilahi muhabbete ulaşmak için beşeri muhabbet basamak olmalı.

Aşkı böyle yorumlayınca kudsileşiyor, değeri artıyor, değeri artınca da ona ulaşmak, ulaşınca kaybetmemek için emek veriliyor, hem de zevkle.

Bu kadar ahkâm yeter, hakikatlere gel, derseniz..

Böyle bir aşkı kim kaybetmiş ki biz bulalım diyesi gelmiyor değil insanın. Kaldı mı böyle düşünenler, bilmiyorum. Kız kısmı biraz daha yatkın tabi bu kudsileştirmeye. Çünkü daha lâtif, daha romantik. Ama erkek kısmı için aynı şeyi söylemek, bu inceliği onlarda bulabilmek gerçekten zor.

Anlayışların yönü değişmeli belki de.
Aşk sadece nefsi tatmin etmek değildir.
Aşk insanda talim yaptırarak Allah'ı sevmeyi öğretir.

Ben vay be ne okkalı laf ettim derken, siz de şarkının keyfini çıkarabilirsiniz.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Pervane

Kendime bir Pervane haftası yapmaya karar verdim. Neden Pervane?

Geçmişine bakarsak 4 yıllık bir mazisi var bu ismin. 4 yıllık da bir arayış demek.
Divan edebiyatıyla ilgililer iyi bilirler Pervane'nin neyin simgesi olduğunu.

Ateş ve ona ulaşmaya çalışan minik böcükler.
Işığın parlaklığına tutulmuş, hayran olmuş, ona yaklaşmaya çalışan Pervaneler.
Arayış içindeki insanın Sevgilisini bulduğu ânı anlatır Pervane'nin ışığa (ateşe) yaklaşma çabası.

Bu Sevgili kimi zaman Ay'dan daha güzel bir dilberdir, kimi zaman kalpte sevgisi yer etmiş başka her şeydir. Ama aslen her zaman insanın Rabbi'dir. Çünkü kalbe girdiğinde bir daha başka aşkları aratmayacak, başka aşka yer bırakmayacak, aşkı her yanı kuşatacak olan O'dur ancak.
Ateşi gördüğünde Pervane kendinden geçer, yakın olmak ister ateşe fakat yaklaştıkça sıcaklık artar, arttıkça acıtmaya başlar, acıttıkça daha cezbedici hâle gelir. Sonrası ise.. Sonraki yazıların birinde.

Aşkı bulduğunda da insan önce kendinden geçer. Duyduğu mutluluk, sevinç, huzur ve heyecan karışımı baş döndürür. E hiç bir âşık da "bu kadar aşk bana yeter, birazını da bulamayanlara dağıtalım, âlem de nasiplensin" demez. İçinde büyür de büyür o aşk. Tabi burda gerçek aşklardan bahsediyoruz. "Son aşkım 3 ay sürdü, 6 aydır beraberiz, aman nazar değmesin tü tü tü" diyenler ya da milletin o yana bu yana yazdığı "aşkta 10 altın kural, kadınlara tavsiyeler, erkeklere tavsiyeler, şunu yap seni daha çok sevsin, aşkını ölç, kıskandır onu, suyunu çıkar" bilmem ne gibi cıvık cıvık ve hatta vıcık vıcık muhabbetler değil kastımız.

Neyse... Aşk büyüdükçe âşık her yerde Sevgilisini düşünmeye başlar ki sonucu, "baktığım her yerde sen" şarkı sözünde olduğu gibidir, her ânını onunla geçirir. Dışardan bakana delice görünebilir tabi. Deli deyince Mecnun'u da anmazsak olmaz. Onunki tam Şem ü Pervane durumu. Leyla'nın tüm varlığını kapladığı yetmiyor, baktığı her yerde Leyla'yı görüp, her olayın sonunu Leyla'ya bağlıyor, tüm kainat Leyla diyor yani.

Kısa kısa geçiyorum. Ne de olsa haftayı Pervane haftası ilan ettim. Devamı gelecek.
Gelelim asıl aşka. Hiç bir aşk Allah'ın aşkı kadar tatmin edemez kalbi ve ruhu. Hele şimdi yaşanan aşklar yanından bile geçmiyor.
Ama bu Allah aşkı denen şey farklı bir şey. Allah'ı seviyorum demekle de âşık olunmuyor. İnsanın önce kendi kalbini tanıması lazım. Kalpteki boşluk dolacak ya, önce bu boşluğun tanımının yapılması gerek. Hâliyle önce bu aşka mecbur ve muhtaç olduğunu hissetmeli insan. Ki aransın, bakınsın. Arayan bulur dememişler boşuna. Ararsa bulacaktır. Bulunca önce dumura uğrayacak sonra ferahlayacaktır.

Bu noktada düşünmeden edilmiyor. Kim var ki böyle? Evet pek yok herhalde. Çünkü pek çoğumuz o kadar derinimize bakmıyoruz. Oysa ki baksak göreceğiz içimizde ne kadar çok çözülmeye muhtaç düğümler olduğunu. Burası biraz psikolojiye giriyor. İnsanın iç dünyasını keşfetmesi lazım Rabbini bulması için, neyse o da ayrı bir konu.
O düğümler çözülmeden de ruhun ihtiyacı gözden kaçmaya devam ediyor.
Velhasıl kişi Rabbine "ya ben ömrümce seni aramışım, nerdeydi aklım, hay benim aklım." deyince bir kıvılcım çıkar, sonra ateş olur, sonrası biraz yakar. Zira aşk, imtihanları da peşinde getirir.

Bu mesele de devam edecek mütakip günlerde.
Bendeniz Pervane de dönmeye devam edeceğim elbet.

19 Kasım 2008 Çarşamba

uçurtmayı vurmasınlar

18 yıl sonra tekrar izledim uçurtmayı vurmasınlar filmini.
içime işledi minik Barış.
hapishanede çocuk olmak...
yıldızları tanımamak için hiç bir suç işlememiş olmak.
hiç günahı olmadığı halde "dışarsı" nasıl bir şey bilmemek.
dört duvar arasına çocukluğunu sıkıştırmak.
burdan bakınca yalandan bir hüzün ilişiyor illa ki, ama anlamak imkansız Barış'ı.
ne kuşlara babamı sordum, ne de özgürlüğün küçücük bir avludan ibaret oluşunun nasıl olduğunu bilirim.
filmde öyle replikler var ki, bayılıyorum bu denli samimi senaristlere. film zaten insanın içine işleyen sözlerle başlıyor İnci'nin dilinden..

"Barış'ı tanıdığım yerde ne çiçekler vardı, ne de başı bulutlarda bir çınar.
simitçinin gevrek sesi bile giremezdi oraya.
taş avluya yalnızca kuşlar konardı bazen.
adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış.
...
kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi öğretti Barış bana,
düşle gerçek onun o yarım sözcüklerinde öylesine içiçe geçerdi ki,
dünyanın çirkinlikleri bir bulut gibi kayıp giderdi minik göğümüzde.
küçücük avluda hayali uçurtmalar uçurmayı işte öyle öğrendim Barış'tan.."

çocuklardan öğrenecek öyle çok şey var ki. bin farklı çeşit suça bulaşmış onlarca insanın içinde de olsa çocuk hep saf, temiz, sıcaktır, içinizi aydınlatır. çocukların ruh dünyalarına hayranım bu yüzden.

"... -burda uçmaz Barışcım çok küçük gelir bu avlu ona.
-küçük uçurtma uçururuz.
-yine uçmaz, kocaman çayırlarda uçurtmak gerekir.
-kocaman çayır nasıl olur İnci?
-hani renkli kitapta resmine bakmıştık."

canım ya, kocaman çayır nasıl olur?,.. sözler tükeniyor.
sözleri tüketen çok replik var böyle.

"-burası dışarsı mı?
-evet.
-babam da buralarda mı?" !
...
-bak uçağa Barış, bizim için gün batımını yakalıyor.
-gün batımı nasıl olur İnci? !
-bak kuşların kanatlarına, güneş sana el sallıyor. her akşam kuşlarla birlikte uykuya yatar güneş. gün batımını göremeyenlere kuşların kanatlarıyla el sallar. biz de el sallayalım.
...
(İnci gittikten sonra)
-sen artık yıldızları görüyor musun İnci?
bizim göğümüzün bir tek gündüzü var, senin göğünde akşam oluyor mu? "

hiçbir çocuk haketmemiştir hapishanede büyümeyi. bütün çocuklar anlarlar aslında olan biteni, içlerinden süzüp dışarı çıkarırlar düşündüklerini, pat diye, dosdoğru. bükmeden, sapmadan, olduğu gibi.

içimizdeki çocuklar büyümesin.

16 Kasım 2008 Pazar

İstanbul üzerine son yıllarda yazılmış en saf şiir

Freud ölmeden önce
Yani sağken şöyle bir beyanatta bulunmuştu
(O zamanlar sağlığı da yerindeydi ve turp gibiydi...)
Her kim kendisini yalnız hissediyorsa
Türkiye Republikasının
Şehr-i İstanbul’una gitsin
Görsün anasının yalnızlığını

O kişide ne Oidipus kompleksi kalır
Ne de spor kompleksi derdi.
Evet bunları söylerken sağdı Freud..
Şimdi ise yaşamıyor
Yani artık ölüdür ve ben buna şahidim.
Denemek için ben de gittim Şehr-i İstanbul’a
Bindim Yalova’dan bir araba vapuruna
Bir türkü tutturdum kendi kendime
Ada Vapuru yandan çarklı
Şinanay da yavrum şinanay nay.
Şinanay da yavrum hoppa şinanay.
Rahatsız olanlar olmuştur tabii ki ve bana
Sus lan karı kılıklı herif demişlerdir biraz sert bir biçimde
Seni mi dinliycez akşamüstü akşamüstü dediklerinde kesmişimdir sesimi
İnce bir sızı peydahlanmıştır böbreklerimde ufak bir darp neticesinde
Gözlerim denize bakakalmıştır öylece.
Taa Şehr-i İstanbul’a varıncaya kadar...
İlk gördüğümde Eminönü’nü
Göremedim gözümün önünü.
O ne kalabalıktı ya Rabbi o ne hezeyan
Sağımda balık, solumda balık.
Amanın bi kalabalık bi kalabalık.

Kofi Annan’ın işlettiği bir market gibidir Eminönü
Ne ararsan vardır orada ne ararsan var.
Sustalı bıçak var, zıpkın var, ÖTV vergisinden faydalanmak için
Bir milyara hurda araç bile var ve yuvarlak yuvarlak simitler var..
Ben itibar etmem zıpkına mıpkına, yuvarlağa toparlağa
Aldığım sustalı ise orta parmağımı geçmez.
Savunma amaçlıdır dosta düşmana karşı.
...

Freud ölmeden önce
Gidir görün ananızın yalnızlığını İstanbul’da demişti
Vapurlara koşan insanlar gördüm
Trene koşanlar
Dolmuşa taksiye koşanlar
Hafif raylı sisteme koşanlar
Uçağa helikoptere ve Çellıncır uzay mekiğine
Otobüse troleybüse midibüse minibüse
Sonu büsle biten herşeye koşan insanlar gördüm.
Koca istanbul’da yürüyen yalnız iki kişi
Biri erkek biri de dişi.
Herkes koşuyordu Allah'ım herkes
Birkaçını durdurup;
Nereye birader?
Ateşin var mı birader ?
Kıbrısta anlaşma mı sağlandı yoksa,
Etnik Rumlar mı geliyor yoksa birader demek istedim ama
Bana savrulan yumruk, tepik ve zıpkınlar nedeniyle
Çenemin alt kısımda yer alan kesici ve öğütücü dişlerim üst dudağıma geçmiştir
Ve bu fikrimin değişmesine sebep olmuştur.
Beyoğluna gitmişizdir
Tramvaya binmişizdir
Galata kulesine çıkıp
Şehr-i İstanbulu seyretmişizdir
...

Selam sana Fatihlerin Fatihinin kenti
Selam sana dünyanın dizi dizi incisi, güzellikte birincisi
Selam sana ey Müslümanların ve Hristiyanların
Selam sana ey Yahudilerin ve Palikaryaların
Budistlerin Konfiçyuslerin
Şintoistlerin ve Şamanistlerin
Venediklilerin ve cenevizlilerin
Ve diğer harici ve dahili müslimlerin ve gayrımüslimlerin
Hulasa, 72 buçuk milletin
Mısır ithalatçısı bakan oğlu gibi
Vergi ödemeden kral gibi yaşadıkları kent selam sana..
Selam sana ey Galata
Selam sana ey Fener
Selam sana ey Beşik
Selam sana ey vapur kullanan tır şöförü
Ve
Hoşçakal Eminönü sendromu
Hoşçakal...
Şinanay da yavrum şinanay nay...
Şinanay da yavrum hoppa şinanay.

Naci GENÇ

zaman düşer ellerimden yere

bi ara günler bana yetmiyordu, zırt sabah zurt akşam, sinir yapıyordu bende, niye bu kadar çabuk bitiyor bu günler diye.
ki temmuz-ağustos aylarıydı bu düşüncelerin kuruluş tarihi.
şimdi de akşamları, ee daha ne yapsam diye düşünüyorum.
bu işte bi terslik var.
kış günü kısa olur, daha çabuk bitmeli halbuki.
e bitiyor da aslında.
önceleri çok kafa tuttum saatleri geri almaya. ne o öyle dışarı adım atıyorsun hooop güneş batıveriyor. akşam karanlığında dışarda olmayı hiç sevmem, insanların yüzünü göremediğim için. haliyle eve dönüyorum ben de.
sanırım işin sırrı burda. eve erken dön, işlerini bitirmeye vaktin olsun.
bi de ben geceyi severim, her işi gece yapasım gelir. ahali uykuya gider, ben kitap okumaya.
geceyi uzatmak gerekiyormuş demek, günler çok kısa diye ağlamamak için. ters bi mantık ama bana normal.

13 Kasım 2008 Perşembe

.......


bekliyorum
öyle bir havada gel ki,
vazgeçmek mümkün olmasın!
(Orhan Veli Kanık)

12 Kasım 2008 Çarşamba


Konuşmanın fayda vermediği yerde,
susmak en güzel çare...

11 Kasım 2008 Salı

remember the november

Herkes Kasım'ı seviyor mu ne?
Herkesin bir anısı, bir bağlantısı var Kasım'la.
Milletin Kasım'da nişanlanacağı, evleneceği, doğuracağı,
önemli bir şeyler yaşayacağı tutmuş.
Benim yok.
Pek bi dışlanmış hissettim kendimi.

9 Kasım 2008 Pazar

**bugün öğrenilenler

Herkesin insan olduğunu, insanın da nisyandan geldiğini, bu yüzden Allah’ı unutup çok günahlar işleme kapasitesinde olduğunu ve en önemlisi de, senin de onlardan biri olup aynı şeylerin senin için de geçerli olduğunu unutma!
Ne kimseye güven, ne de kimseden güven bekle.
Ne kimseyi çok sev, ne de kimsenin seni çok sevmesini um.
Kimseden hiçbir şeyin karşılığını bekleme.
Çok büyük bir iyilik yapmış olsan bile, karşılığında dua bile bekleme.
Ki üzülme, insanların teşekkür etmeyi bilmediklerini öğrendiğinde.
Ama sen yap, elinden gelenin en güzelini ve mutlu ol, bu bir başarı çünki.
Aldırma insanlara ve hayata, etkilenme sağdan soldan, senin bir yolun var zaten…
Dost arama, dost ol, ama kimseye dostunum deme.
Emanetini düşün, vazifeni düşün, acziyetin vazifeni terk etmene sebep olmasın. Sorunlarının bedelini insanlara ödetme, o insanlar ki senin her şeyin en güzelini yaptığını zannediyor.
Haline şükret, senden kötü durumda olanları ve senin dert edindiğin şeyleri ve bunlar karşısında duruşunu, bir de onlarınkini düşün…
Vazgeç elde edemeyeceğin şeylerden. Yalnızca hayırlı olanı iste.
İnsanların düzeltemeyeceğin, söyleyemeyeceğin yanlışlarıyla ilgilenme, sana yapılsa bile. Ve üzülme, yalnızca insanlık adına, yapılan hataya üzül. Ve sen yapma, madem üzücü buluyorsun!
Asla yalan söyleme, sonucu ne olursa olsun! Şeffaf ol, insanlardan bir şey gizleme. Görmelerini istemediğin bir halin varsa, yok et bunu ve neysen o ol, nasıl karşılanacaksan karşılan. Sen samimi ol ki, insanlar bunu hisseder ve anlar elbet, belki geç bile olsa.
Adam ol adam, çok konuşma icraata geç!

8 Kasım 2008 Cumartesi


“Bir çocuk kadar güzel olur
Başını göğe kaldıran.”
(F. Hüsnü Dağlarca)

7 Kasım 2008 Cuma

başımın belası başım

unutkanlık başa bela. ne dillere destan olacak anılarım var da utanıyorum hepsinden.
b-12'm mi eksik, tahtalarım mı bilemiyorum.
sondan beşinci olarak cep telefonumu 2 semt ötede unutup, o yolları geri döndüm.
sondan dördüncü olarak, misafirliğe gittiğim evde çantamı unuttum ki bunun için defalarca yuh dedim kendime. akşamın bi vakti oraya da geri döndüm tabi.
sondan üçüncü olarak kursa malzemeleri evde unutarak gittim.
sondan ikincisi yine aynı ve bu sefer bi de eve dönüp tekrar kursa gittim.
son olarak da malzemeleri kursta unutarak eve geliyordum ki, biri seslendi bunlar kimiiin diye?
ayh, rezillik diz boyu.
aynı anda aklından kaç şey düşünebilir bir insan. benim 5-6 düşünce geçiyor aklımdan ciddi ciddi. belki de ondan dağılıyorum bu kadar. bakınız gizli tefahür. kafam çok çalşıo hesabı :P amaan saçma.
ben niye şimdi yazdım da bu halimi ifşa ediyorum, bilmem.
bu yazı kendini bi süre sonra imha edebilir.

6 Kasım 2008 Perşembe

hey gidi gençlik çekeceğin var elimden

gençlerle yeni bişeyler denemeye başladık hadi hayırlısı bakalım.
kendi ergenliğimi hatırlıyorum onları gördükçe.
ama hiçbirinde bulamıyorum kendimdeki halleri.
ya biz, yani ben ve şeyma, şeyma ki benim ergenliğimdeki baş kahramandır benden sonraki, öf uzun bi cümle oldu baştan kurulmalı.
diyorum ki biz sanki başka bir alemden gelmiştik.
misal; 14 yaşındaydık ve gidip radikal gazetesi alırdık sık sık. sorular sorardık, gündemi takip ederdik, milleti eleştirirdik, dünyadaki olaylara bakardık, yorum yapardık. en güzeli de 30umuza kadar planlamıştık yapacaklarımızı, ha hepsi olamadı o ayrı.
bir gün "ideal insan modeli" diye bir başlık atmıştık, altına da idealimizdeki insanın 40 özelliğini, erdemini yazmıştık.
saçma sapan şeyleri kafaya takmazdık. öyle depresyonlara girmezdik olur olmadık.
cıvık muhabbetler de etmezdik. söyleyecek çok şeyimiz vardı ama. hiç bi lafın altında kalmazdık, hiç bi konuya bön bön bakmazdık. yani çalışsak seminer bile verebilirdik.
belki de biz anormaldik. gerçi bunu da hiç inkar etmedik. ama hiç de pişman olmadık bu halimiz yüzünden.
o yaş döneminde çok öğrencim oldu. kimse yanlış anlamasın, burdan okuyanlar da var biliyorum. hep aradım o frekansı yakalamış birini. nadiren bulur gibi oldum, genelde bulamadım. çocuklara hedeflerini sorduğumda çok azı kâle alınır cevaplar verdi şimdiye kadar, ki benim hedef edindiğim yaştan da ilerdeydiler bir çoğu.
şimdi yapmaya çalışacağım şey biraz da bu. gençlik elimden çekecek biraz. düşünen, soran, bulan, bilen bir nesil olsun. gözlerinde bir anlam olsun. asiliği maharet saymayan, isyan edecekse, öfkesini de doğru yere harcayan, duygusunu doğru kullanan bir nesil olsun.
üstad necip fazıl yaşasa da ziyaretine gitsek, konuşsak bunları.
onun da dediği gibi; bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...

4 Kasım 2008 Salı

ya Rabbi huzur...

Dedim şükür böyleleri de var.
Huzurun tanımı: bu nesli tükenmek üzre olan nadide insan teklerinin yanında az da olsa bir-iki saat geçirmek.
Araştırma konusu: bu nadide insan teklerinin kusurları.
Elimizdekiler: bu muhteremlerin sözleri, halleri ve hareketleri.
Şimdi bak bak dur.
Önce uzaktan, sonra hafif şaşkın, sonra hayran hayran.
De ki: sözlerinde ne bir tutarsızlık, ne bir mantıksızlık,
hallerinde ne bir aşırılık, ne bir bayağılık, hareketlerinde sadece zarafet var.
Sonra da de ki: hey Allah’ım, böyleleri de mi var?
Bu kadar doğru, bu kadar yalın, bu kadar rahatlatıcı insan tekleri.
İşte bu! Aradığım, bakındığım, olmaya çalıştığım.
Her sözünün altına imza atılacak biri olmak diye bişey varmış,
inanmazsanız sizin kaybınız.
Ama kimler deseniz isim veremem, bilenler göz kırpsın.
Bir gün bu güzelliklerden biri demişti ki;
"Hani çok güzel bir yemek yersiniz de sorarsınız ya tarifini;
bunu nasıl yapmış, ben de aynısından yapayım.
Ya da güzel bir el işlemesi görürsünüz,
bu nasıl yapılmış, ben de böylesini yapsam.
(bu misaller çook çeşitlenebilir)
Ve bir insan görürsünüz, çok doğru, çok vakur, çok zarif,
Rabbiyle irtibatı çok hâlis. O zaman da dersiniz;
nasıl yaşıyor hayatını, ben de onun gibi yaşayayım…"
son söz; içten bir nefes ve… ya Rabbi huzur..

2 Kasım 2008 Pazar

her şey bi yere kadar

milletin mantıksızlıklarının ucu neden bana dokunuyor? başkalarının saçmalıklarının bedelini ben niye ödeyeyim kardeşim? ödemiyorum işte. sıkıldım be ya! kibarlığın bir ucu enayilik oluyormuş hakketten daha iyi anladım.
eyvahlar olsun ki bir set daha çekiyorum önüme, saçmalıklarla arama. geçenlerde bi de bana ben olduğum için değil, kendi çıkarları için değer verenlerle arama bi set çekmiştim, etti iki. bi de öncekiler var.. anam ne zor şey be kendine kale yapmak zorunda kalmak.
en son kelimelerimi istemiştim. konuşmaya ve yazmaya "yetti artık bu saçmalıklar" diyerek başlamak istiyorum. zira bence hayat, mantık ve doğruların kesiştiği uzun ince bir çizgi ve ben bu çizgiden sapmak istemiyorum.