geyiğin dibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geyiğin dibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2009 Pazar

Toplu Taşıtlardan İnsan Manzaraları

Dışarı çıkınca eğer tasarruf yoluna gidip de toplu taşıtları kullanacaksam, mutlaka bir şey yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Ya okuyacak ya dinleyecek bir şeyim olmalı yanımda. İkisi de yoksa eldeki malzeme yurdum insanı oluyor. Kaynak zengin olunca yazacak şey de çok oluyor.

Minibüsteyim, önümde iki genç adam var. Gördüğüm ilk anda huylanıyorum. Zaten erkek sevmem, bunlarda da bir yılışıklık gözüme çarpıyor. Ve tabi doğru tesbit. Bağır çağır, abuk subuk konuşuyorlar aralarında. 5 yaş esprileri yapıp, bir de arkalarına dönerek bakış atıyorlar, “Bakın eğleniyoruz” dercesine. İlk fırsatta atıyorum kendimi minibüsten, başka bir minibüse biniyorum. Ana! Aynı tip ve kıyafetlerde iki genç daha. Gözlerimi kırpıştırıp bir daha bakıyorum. Yok ya imkansız, onlar inmediler. Derken anlıyorum ki onlar değil, birinin montunun deseni farklı. Fakat demek ki bu embesiller koloni halinde yaşıyormuş diyorum.

Bu sefer otobüsteyim. 40’larında bir kadınla 85 civarı bir amca biniyor. Beraber olduklarını ancak oturduklarında anlıyorum, yabancı gibi davranıyorlar. Kadın amcanın bence kızı, zorlasan torunu belki. Ama karısı değil bence.
Kadın pek sinirli. Biri birine borç vermiş ama verdiği adam, adam değilmiş. Kadını lam ile lamel arasına koyuyorum. Saçlarını yeni boyatmış belli, beyazı yok, dibi gelmemiş. Saç kenarlarına iki minik küçükkız tokası takmış gerisini nenemin ince demir tokasıyla toplamış, toka tezat oluşturuyor. Küpeleri gümüş ve güzel, uzanıp ellerine bakıyorum, küpesine benzer yüzüğü de gümüş ve güzel. Elleri manikürlü. Kadının arkasında oturarak görsel olduğunu anlayabiliyorum. Çünkü maddi durumu vasat görünmesine ve paradan dert yanmasına rağmen epey bakımlı. Görseller böyledir zaten, güzel görünmek için ekstra masraftan kaçınmazlar.

Yine otobüs. İlk kez boş yer varken bir adamın yanına oturuyorum, sırf kapıya yakın diye. Erkeklerin yanına oturmayı da sevmiyorum kendileri gibi. Ama adam pek bir mülayim, pek ezik duruyor. “Hadi yine iyisin bak yanına oturdum” diyorum içimden. Sonra kendi suratıma yine kendim tükürüyorum, normalde böyle kibirli değilimdir zira.

Bostancı’da Bağ-Kur binasına gideceğim, şoföre “Ordan geçer mi?” diyorum, “Yakınından geçer” diyor, biniyorum. Bostancı’ya geliyoruz, şoföre ne zaman ineceğimi soruyorum, “Ben sana söyleyeceğim” diyor ve ondan sonra baba-kız, amca-yeğen moduna giriyor şoför. Ben değil o beni evlatlık ediniyor. İndirirken tek tek tarif ediyor, tamam mı, diyerek teyit alıyor, nerdeyse ‘karşıdan karşıya geçerken dikkatli ol e mi’ diyerek beni uğurluyor, arkamdan bakıyor.

İnince simitçi bir amcaya da soruyorum, amca 70-75 arası bir yaşta. Oturduğu yerden kalkıp yol kenarına kadar yürüyor, oturduğu yerden anlatsa kafi halbuki. “Bak evlatcığım, ilerdeki sarı binayı görüyor musun? Heh ,işte ordan...” diye diye uzun uzun anlatıyor. O da beni uğurluyor. Bugün herkes beni çok seviyor :)

*

2 Mayıs 2009 Cumartesi

havadan sudan

Arada gelen abuk maillerden biri, gizli kalem kamera. Artık eşler birbirini aldatamayacak, kalem şeklinde kamera, kamera olduğu belli değil fasa fiso fıs fıs tıs tıs.
Hahayt, sevsinler kalemini…
Kalemin kamera olduğunu bilmeyen adamı durduracak olan ne acaba? Olayı öncesinden çözecek bişey buldunsa gel onu söyle kardeşim.

Bunu hallettim, sildim postayı defoldu gitti kalemiyle. Derken benim boş bir zevzeklik anımda üye olduğum bir google grup postası geldi. Ben bir zamanlar başıma neler geleceğini bilmeden rehberlik servisi diye bir gruba üye oldum, hani bilgi paylaşımı, faydalı bir şeyler çıkar diye. Sonra bi baktım tipsiz postalar yağıyor bana her koldan, kimsenin kimseye bilgi verdiği yok, müfredatmış, maaşlarmış, basit basit sorularmış, bir dolu zırva. Ay ben n'apmışım dedim, üyeliğimi iptal edeyim dedim ama kaydolduğum şifreyi de unutmuşum. Ben bir ara çok unutkandım, hatta bu bloga başladığım ilk zamanlarda da devam ediyordu bu mal hal. Neyse ki son zamanlarda düzeldim ama kendimi kurtaramadım bu gruptan.

Hıaaaaa, yine mi başladınız laaaann diye bi haykırıverdim semaya doğru başımı kaldırarak. Çünkü bu enikler bi başladı mı on beş dakika bitmiyor dıdın dıdın dıdın. Tam da blog okumasına çıkmışım, süslenip püslenip kapıları tıklıyorum tek tek basarak bade süzerek. Gel de sinirlenme anacım. (anacım mı o ne yav, kendini Oya Başar zanneden insan yavrusu)
Allllaaah diye bi nara attım, sonra da 'niye daha önce akıl edemedin bunu haa şapşal' diye kendimi de tokatlayıp Windows live hotmail’in güzide seçeneklerinden engellenen gönderiler kısmını açtım. Üşenmedim -ki niye üşeneyim, her gün okumadan 20 mail silmekle uğraşmaktan daha kolaydır- teeek tek o adresleri kopyaladım o listeye. Bir yandan da mailler gelmeye devam ediyor, öte yandan ben gelenin adresini şıp diye yapıştırıyorum listeye. Ay en zevklisi de her dıdın ötüşünde dişlerimin arasından “hııııınnn sen şimdi görürsün, bak bi daha yollayabiliyor musun bana bişeey, hııımmm hıhııım hııım, canınız cehennemeee, hepinizin, nihahahaaaa, hatta nuohahaha” diye pamuk prensesin cadısı kılığına girmek oldu.

Sonra birden ses soluk kesildi, sonsuz huzur, sonsuz mutluluk…

Yazarın tavsiyesi; mail gruplarına üye olmayın, her siteye adresinizi yazmayın.

24 Nisan 2009 Cuma

ben istemedim dinlemeyi kedi istedi

Yolda müzik dinlememin geçerli sebepleri var tabi ki.
Misal, bugün bi baktım telefonun şarjı bitti dınk diye. Yani aslında bip diye. E ben telefondan müzik dinleyen biri olarak çok içerledim bu bip sesine. Yoksa konuşacağımdan değil. Hiç sevemedim cepten konuşmayı o ayrı bir ana bilim dalı.
Otobüs ahalisinden biri oluverdim birden bire. Aslında otobüs değil balkabağıydı o. Kolum kanadım kırıldı.
Arkadaki kızın telefon görüşmesini dinlemek benim suçum değil haliyle. Bişey dinlemek zorunda hisseder hâle gelmişim nolmuş yani?
Çelik’e selam söyle demedim ama. Kız bugün iş görüşmesi yapmış, pazartesi başlıyormuş, 1.750'de anlaşmışlar, hayırlı olsun da demedim. Belki de demeliydim, ne de olsa dinleyici olarak katıldım programa.
Kız pek kikirdekti, bence otobüste bu kadar gülünmezdi. Annen öğretmedi mi sana cicim, biraz sessiz kikirde, de demedim, terslenme korkularım var.
İyi bi sohbetti. Ben eve yaklaşana kadar sürdü. Bu da kızın suçu, ben ister miydim her kelimesinin aklımda kalmasını? Neyse ki bitti, Çelik’i gözlerinden öptük rahat ettik. Derken Müge’yi aramasın mı? Bence aramasındı. E yeterdi yani. Ama aradı. Aa Müge ağlıyordu. Kız napacaktı şimdi? Çok yardımsever, çok arkadaş canlısıydı arkamdaki ses. Hemen Müge’nin yanına gitmek istedi, onu evine çağırdı ama galiba mümkün değildi. Müge neden ağlıyordu ya? Tüh ben de üzüldüm. Ağlamasındı. Ve en kötüsü benim durağıma gelmiştik. En heyecanlı yerinde kalktım yerimden. Müge’ye bi “hayat kısa kız Müge, ağlama nolcek” bile diyemedim.
Telefonla konuşan bu iyilik meleğine inmeden önce bakmalıydım. Hay bakmaz olaydım. Hayalimdeki kız bu değildi. Daha güzel, daha şirin olmalıydı, o kikirikler bu kızdan çıkmış olmamalıydı.
Ya da ben bu kadar önyargılı, bu kadar basma kalıbımsı olmamalıydım. Ya da radyo spikerlerini ve dj.lerini görmek istemeyişim gibi o kıza dönüp bakmamalıydım, hayalimi bozmamalıydım.

Bu da böyle bir anımdı.

21 Mart 2009 Cumartesi

nazara nazar kaç yazar?

Bu ara orda burda benden sadır olmuş dikkatsiz yazı ve yorumlara rastlarsanız hoş görüp geçin derim. Böyle bi un kurabiyesi kıvamındayım, dağılıp gidebilir bir halim var.

Dönemsel uçan balon modum bu. O ne ki diyeceksin, şöyle ki; benim aklım uçan balon gibidir, ipini bırakırsam eğer anında uçaaar gider, yakalayana aşkolsun. Bazen de ben ipi gevşetirim yükseklerde manzara nasıl bir bakar döner. Şu sıra ben yerdeki kaldırım taşlarını saymaya kaptırdım, balonum ne âlemde bilmiyorum.

Aaa, aha sebebini de buldum, nazara geldim! (Buraya bi tane 'ayol' iyi gider)
Bittiğim cümlelerdendir şu, nazara geldim. Millet de bayılıyordu sana değil mi?! :) Nasıl bir şeyse o. Sanki gizli bir kibir var gibi cümlede. Elâlemin gözü hep bende, der gibi.
Gerçi bana yutturmuşlardı bu laflarımı ama akıllanmadım. Geçenlerde işin ehli bir zat sende anormal nazar var dedi de kaldım öyle.
İyi tamam bende de varmış ama ben öyle ortalık yerde dakka başı demiyorum, ay bende nazar var diye. (Huh bakar mısın, bloga yazan kim acaba :P Çok sahtekâr gördüm kendimi )
E bak kısmet bu güneymiş. Bundan sonra karşıma geçip, 'ayy bende çok nazar vaarr, hemen nazara geliyoruuaam' diyenlere çat yapıştıracağım lafı; 'eee nolmuş, bende de var, bak hiç mevzu yapıyor muyum?'

20 Şubat 2009 Cuma

ayna

Yalnızlık ömür boyu demişler, benimki ezelden ebede kadar. Herkese gülümserken içim kan ağlar benim. Bakmayın neşeli olduğuma, sınırsız hüznümü kamufle etmek içindir o. İçimdeki fırtınalarda kaybolmamak için dolaşırım aranızda, size tutunurum kendimden kaçtığımda. Gökyüzü ulaşılmazdır benim için, sokaklarsa dipsiz kuyu. Bunca yıl çaktırmadığım karamsarlığım için tüm ödüllere layık görüldüm iç dünyamda. En ağır savrulmuşlukları yaşadım da burnum bile kanamadı benim.
Öyle çelikten yapılmışım, öyle demirden güçlüymüşüm.

Kırık aynalarım vardır benim, renkleri solmuş bir odam, içinde güller kuruttuğum kitaplarım, kenarı yırtık perdeleri vardır içimin penceresinin.
Hep bulutludur bizim oralar, her an yağacaklı. Çift yüzlüdür mahallem, önü ilkbahar, arkası karakış… Yüzümde limon çiçekleri açar, içimde kardelenler solar.. Kimse de bilmez, kimse de görmez, kimse de sormaz.
Ben bir oyuncuyum. Figüranın dip köşesi, dublörün harcanmışı. Keşfedilmeyecek bir yeteneğim, kimse duymayacak titreyen nağmeli sesimi…
Suskunluklarımı birbirine eklesem Kaf dağının yollarına çarşaf çarşaf sersem..

Falan filan falan filan diye gider bu yazı. Nan ne kolaymış be böyle yazmak. Hangi bilogu açsam böyle cümleler var :D Dur dedim bi de ben yazayım bakalım nolcek :) Valla iki dakikanın altında düşünmeden yazdım bunlar çıktı. Bırakın bu ayakları millet, artık yutmam ağlamaklı yazılarınızı. Aha ben de yazdım oldu. Bence gayet de oldu!!

Sevgili okur ilk paragrafın hepsi sallama he, inanma sakın. Biri bile ben değilim. Ne öyle içimin volkanları infilak ediyor ayakları..
Bak biraz anlatayım esas benden, merak etmişsindir belki…

Şimdiye kadar beni iki kişi çözdü hayatımda, ikisine de zorluk çıkarmadım kabiliyetlerini görünce.
Dıştan bakınca kafa karıştırıcıyımdır. Hakkımda ciddi mi eğlenceli mi diyecekleri konusunda karar veremez insanlar. Anlaşılmam hem zor hem kolay. Bence çok kolay olduğu için insanların kafası karışıyor, kendileri zorluk çıkarıyor :P
Sözlerim hep altında imzamla birlikte çıkar. Tekzip etmeye gerek olmaz, düzeltme olursa da o da mühürlü damgalı olur illa ki. Dobra derler kimi cemiyetlerde. Kimi korkar benden kimi kanka moduna geçer. Ama ben kankalığı sevmem, mesafenin gözünü severim. Dostum vardır, kankam yoktur. Bazen sıcak bir ekmek, bazen kutuplarda buz dağı olurum.

Ota bota ağlamam, gereksiz duygusallıkları sevmem. Fobim yoktur, takıntılı değilim. Her şeyin bir dozu olduğuna inanırım, sınırları zorlamam. Uçlarda yaşamam. Ya da benim uçlarım başkadır bilemeyeceğim.
Mutlu olduğumda da kafam bozuk olduğunda da anında anlaşılır, hiç saklayamam. He gerekirse onu da yaparım kendi derdimle milleti sıkmam.
Kuralcıyımdır, kural koyarım, insan yapısı kuralları aklıma yatarsa uygularım değilse mutlaka karşı çıkarım, kim olursa olsun sorgularım, dibine vururum sorgunun.
Sert ve çok eleştiririm. Her şey düzgün, uyumlu ve mantıklı olmalıdır. Tabi imkanlar dahilinde (Maddi ve manevi imkanlar)

Kendini ve haddini bilmeyen kişilere hiç acımam. “Çok iyi had bildirilir” diye cama ilan asabilirim.
Aynı zamanda garip bir hoşgörüm vardır. Hayatta kolay kolay hiçbir şeye çok şaşırmam. Herkesin her şeyi yapmasına, her an her şey olmasına ihtimal verebilirim.
Her şeyin bir doğru yapılış şekli vardır, onu bulmayı iş edinmişimdir. Hata kelimesiyle aynı cümleye girmekten nefret ederim. Pişman olmaktan, özür dilemekten, kendimle çelişmekten, yaptıklarımı açıklayamamaktan hoşlanmam. Ona göre davranmaya çalışırım.

Aşırı kontrolcü olduğumda kendimi salarım, normale dönerim, tembellik yaparım, sonra kaldığım yerden devam ederim.
Babam bana hep ukala derdi. Ukalayı iyi bir laf zannettim hep. Meğer buna alınanlar da oluyormuş, meğer ben çok konuşuyormuşum, çok hazırcevapmışım, çok bilmişmişmişmişim. Bu çok da iyi olmayabilirmiş.

Erkekler için kabus olabilirim. Pek de hazetmem onlardan. Bazen ben daha erkek olurum duygu ve düşüncelerimle. Erkekler de çocuk olur bu durumda.
Öğretmenlik damarlarımda gezdiği için, hocalık taslarım sevmediğim tiplere. Öğrenciler karşısındaysa bunu hiç yapmam, otomatik bir sınır vardır zaten ilk andan itibaren. Eşe dosta da hiç bilgiçlik taslamam, ayıptır, yazıktır.
Cep telefonunu ve mesaj yazmayı hiç sevmem. Bu yüzden nerdeyse bütün arkadaşlarımın sırayla küsmelerine yol açmış, sonra da kırk takla atmışımdır. Ancak aynı tas aynı hamam yerinde durmaktadır.

Öhüm öhüm bunları yazınca, kendimi kötülemeyi sevdiğimi fark ettim. Ben olsam yukarıdakileri okuduktan sonra yüzüme bakmam :P Diktatör Pervane, odun Pervane.

Dur biraz rahatlatayım seni okur.
Genç kesim benimle çok eğlendiklerini söyler, çoluk çocuk bacaklarıma yapışır. Teyzeler kesiminden uzak durmaya çalışsam da pek överler beni. Nedense teyze kısmında çöpçatanlık hisleri uyandırırım, o yüzden pek yanaşmam kendilerine.
İçimdeki çocuk hep gözümün önündedir, elinden tutarım onu parka gezmeye götürürüm, renkli akide şekeri alırım ona, martıları seyrederiz, bazen sokakta gülesimiz gelir, günümüzü gün ederiz birlikte.

Kolay mutlu olurum, boş yere alınganlık yapmam, çok kırılgan değilimdir. Bu da dışarıdan insanları değersiz gördüğümü zannettirse de beni tanıyanlar bilir değer verdiğimi. Sadece neşemi kimseye kaptırmam kolay kolay. Bana göre mutsuzluk ve depresyon hayat israfıdır, nankörlüktür. Benim işim güzellikleri görmek ve bunu anlatmaktır.
Her şey bir sebep ve hikmete bağlıdır, bunları bulmaya çalışmak da çok eğlencelidir. Sınırların ötesinde de teslimiyet en zevkli oyunumdur.

Ya böyle yazınca da tefahür gibi oldu. Bu kadar yeter. Daha da böyle bir yazı yazmam zaten. Bunu da niye yazdım? Herhalde herkesin kendini anlatma çabası bana sıçradı. Ya insan dipsiz kuyu gibi, sınırsız bir kainatın mini modeli, böyle yazmakla biter mi? Ne kadar ben oldu bu yazı? Yüzde bir belki. Hem bir kere okumakla da anlaşılmaz. Cık, çok sevmedim bu yazıyı ama her şeyin bir alıcısı var değil mi? Bunu da seven çıkar elbet.
Öptüm bay.

not: buraya bir devamını oku zımbırtısı koydum, fazla uzun bir yazı olduğu için. fekat her yazının sonunda bitiverdi, oysa ki ben sadece bu yazı için kullanmak istemiştim. hal öyle olunca da kaldırdım. bunun yolunu bilen varsa bana da göstersin, halledeyim. üzgünüm okur, yorulduysan, gözünü korkuttuysam affedecen artık, adım hıdır elimden gelen budur. ha yazıyı okuyup buralara kadar da geldiysen tebrikler efendim gözlerinden öperim...

18 Şubat 2009 Çarşamba

manik sütkolik

bu ara batsın bu dünya modundayım. neden? hamiyet teyze yüzünden. kendisi dr. olup alternatif tıpla da pek haşır neşir bir zattır. geçenlerde bana asla ve kat'a süt içmemem ve her türlü süt mamullerinden uzak durmam gerektiğini söyledi. o neden? kan grubum 0 diye. süt bende zehir etkisi yapıyormuş. anaam dünya başıma yıkıldı ya. sütkolikim ben, peynir canavarıyım, her şeye yoğurt katarım, bu bana söylenecek şey miydi ya? boynu bükük gezdim resmen kaç gün. (kaç? hadi 1 olsun :P ) ancak ve ancak gelgelelim gitgidelim ki ben sütten vazgeçmedim. ölümüm sütten olsun nolcek! yani aslında tırsmadım değil, o yüzden çocukluğumdan beri lıkır lıkır, durup durup, sıcak-soğuk içtiğim sütü azalttım. ama peynirden ölürüm de vazgeçmem. bu konuda ihtisas yaptım ben ne diosun sen hamiyet teyze!?

tabi ufak bi araştırma da yapıverdim hemen. siteler arası çelişkileri de hemen yakaladım. mesela biri 0 grubu için zeytinyağını şiddetle tavsiye etmiş, öteki sakınması gerekenlere eklemiş. süt konusundaki açıklama da şöyle;

"0 grubu kana sahip olanlar süt ve süt ürünleri tüketimini mutlaka kısıtlamalıdırlar. çünkü 0 grubunun metabolizmaları genellikle süt ve süt ürünleri harcamaya müsait değildir ve bu besinlerin içinde onlara yararlı olduğu belirtilen hiçbir besin bulunmamaktadır."

bir de diyetleri var bu kan gruplarının ki hiç işim olmaz. hayatımda iki gün peşpeşe, hele ki aynı saatlerde aynı şeyi yapamamış biriyim, diş fırçalamaktan başka. ilaç bile kullanamam doğru dürüst, bir diyetim kalmıştı. bi kere kilo alma diyeti yapmıştım -ehe garip evet-, 2 gün sürdü. sıkılganlık eşiğim çok düşük, alışkanlık edinme eşiğimse çok yüksek, ulaşamıyorum.
bu konudan bana tek kalan yürek acısı :P tamam sütü azaltırım da peynirden beni ayırmasın Allah'ım :)

link de vereyim gidin bakın kendi grubunuza; bu, bu, bi de bu.

11 Ocak 2009 Pazar

estirikli

Bizim sınıfta birkaç tane hece defteri vardı, kişi başına bir tane değildi. Okumayı öğrenen bir sonrakine verirdi. Masrafa gerek yok diye mi düşünmüşlerdi artık bilemiyorum. Sıra bana da geldi tabi, aldım heyecanlı heyecanlı gittim eve, “anneeee öğretmen hece defterini bana verdi, hadi çalışalım” diye. Başladık çalışmaya. Cık okuyamıyorum Allah’ım! Abim çalıştırdı yok, teyzemin oğlu çalıştırdı yok. Annem biraz bezdi, neyse ilk gün daha deyip beni kendi halime bıraktı. Ondan sonrasını çok net hatırlıyorum. Beni oturma odasında yalnız bırakmışlardı, ben üzgün tabi, Allah’ım ben salaktım da bugün mü öğrenecektik bunu ailecek, diye. Sonra gözüm gazeteye ilişti, şöyle bi meylettim ona doğru. Koydum önüme, başladım manşetten sesli sesli okumaya. Bütün başlıkları okudum öyle. Annem içerden sesimi duymuş olacak, yüzünde bir şok ifadesiyle yanıma geldi. A a, okuyorsun, aaaa, aaaa! Şunu da oku bakıym, hadi bunu da, onu da…
Veee böylece bir günde okumayı sökmüş oldum ve hayatımda ilk okuduğum şey gazete oldu. O günden belli oldu yani gidişatım :)
Ertesi gün de hece defterini geri götürdüğümde öğretmen de şaşırdı, dün verdim daha ne çabuk diye.
……………
Çook eskilerden gazetelerin kuponla ansiklopedi verme huyu vardı. Halkın kültür seviyesine önem verildiği zamanlar olsa gerekti. Biz de Milliyet alırdık o zamanlar. Evde ne kadar ansiklopedi varsa Milliyet'in kuponlarıyla alınmıştı. Hatta bizzat ben gider, birikmiş kuponları götürüp bayiden alırdım cilt cilt. O zamanlar çocuklar dışarı gönderilirken korkulmazdı.
……………
Çocukluğum ansiklopedi okuyarak geçti. Gazeteyle başlangıç yaptım, ansiklopedilerle devam ettim. Hatta okuma bilmezken de ansiklopedilere büyük ilgim vardı, habire açar açar resimlerini incelerdim. Hala hafızamda kayıtlı o resimler. Hayvanlar alemini o şekilde tanıdım.

Şimdi esas konuya uçayım. 7-8 yaşlarımda bir gün yine Milliyet’in verdiği bir ansiklopediyi açmışım önüme okuyorum. İnsanın tarihini anlatıyor. Baktım baktım o kadar ilginçti ki, meğerse biz eskiden maymunmuşuz. Ana! Resmen resimlemiş nasıl dönüştüğümüzü. Maymun, sonra dikleşiyor, tüyleri dökülüyor, sonra biraz kıllı da kalsa bildiğin insan oluyor. Homo sapiensmişiz biz. Mutasyona uğramışız. Kafam allak bullak. Ama inandım yani, koca ansiklopedi yalan mı söyleyecek? Doğal seleksiyon yani, boru değil. Olsa olsa ben yanlış biliyorumdur. Bu durumda bilgilerimi gözden geçirmeliyim. Bi Hz.Adem vardı, ilk insandı, bi de Hz.Havva, insan soyu ikisinden meydana gelmişti. Hmmm, hangisi doğru acaba? Önce karar veremedim. Artık hem maymundan geldiğimize hem de Hz.Adem’e inanıyordum. Aklım bu mukayeseyi kaldırabilecek gibi değildi.


En sonunda ikisinin ortasını şöyle buldum. Evet insan maymundan gelmişti ve maymundan insana dönüşen ilk kişi Hz. Adem’di. Nasıl mantık ama?! Ne Darwin’i küstürüyor, ne de hakikate uzak duruyor. :) Valla şimdi düşününce, ben uzun bir süre bunun böyle olduğunu sandım.

Demek ki neymiş efendim, çocuklarımızın okuduğu şeyleri kontrol ediyormuşuz! Olur olmadık şeylerle kafalarını bulandırmalarını engelliyormuşuz. Ve çocukların çok merak edebilecekleri konuları biz onlara anlatıyormuşuz, anlaşıldı mı?!

Şu Milliyet’e de soracak hesabım var. Yemişim kültürünü, böyle ansiklopedi olmaz olsun. Bakın en önemli ayrıntıyı söylüyorum. Ansiklopedinin adı : Junior Larousse.
Çocuklar için özel hazırlanmış, daha tıfılken beyinlerine iyice yerleşsin istenmiş. Ne tuzak ama.

çerezler;
……………………
Gerçek hayat ekibine, gönderdiğim tenkit postasını yayınladıkları için teşekkür ediyorum. Sizi seviyorum :)
…………………

Bugün Praktiker’de Zeki Alasya’yı burnumun dibinde gördüm, bana hiçbir şey ifade etmedi. Ondan pek hoşlanmadığımı anladım.
…………………

Ankebut gitmiş, tatlı dil örümceği yuvasından çıkarır. (bkz. Bikaç alt post)
…………………

Dün gece “Allah’ım niyet ettim yatmaya” derken yakaladım kendimi. Ama olan oldu, dedim. Ne diyorum ben yaaa, derken de uyumuşum.
…………………

Condelezza Rice arsızı aynen şunu demiş; “Yüksek nüfus yoğunluğu bulunan bir bölgede sivilleri ayırmak zor. İsrailliler Hamas’la sivil halkı nasıl ayırsın?”
E lafı da gelmişken; “Kör kazıklara gelesin İsrail ve saz arkadaşları”
…………………

Son olarak, bencilliği şahsiyetlerini öldürmüş olanlara selam olsun, mutluluğunuzu başınıza çalınız efendim…

8 Ocak 2009 Perşembe

Ebru bana plates öğret

Ebru Şallı kadınsısı iyice bir iskeletora dönüşmüş. Gördükçe acıyorum vallahi. Her sabah bu ultra sağlıklı, ülkedeki meyvelerin %20’si tarafından tüketilen, aklını doğal yaşamla bozmuş arkadaşın programı var.
Ben de birkaç kez rastladım, her açtığımda plates yapıyordu. Kendisi benim platese ilgi duymamı sağlamıştır. Hatta ilk defa böyle egzersizlere ilgi duydum. Omurgayı güçlendiriyormuş, düzeltiyormuş. Bir de boyu uzatıyormuş ama Allah korusun, daha fazla uzayıp toplum standardından iyice kopmak istemiyorum.
Neyse efendim, bu Ebru kişisi baktım baya kaptırmış kendini buna, iyi de öğretiyor. Neyin ne işe yaradığını söylüyor, güler yüzlü, bi iyimser falan, kusur bulamıyorsunuz öyle şıp diye. Gerçi ben, “bu hareket karnımızdaki yağları yakacak, yok edecek” dediğinde gıcık oluyorum, “kadın kadın, ne yağı kalmış ki sende, kemikten ibaretsin daha neyin yağı” diye çemkiriyorum. Bu manken bozmalarının hepsi tedavilik… Bir de yayvan yayvan “çok güzeeeaallll” deyişi var, hadi ona da takılmayayım. Ama kıskançlık da beslemem kendisine, bir alıp veremediğim yoktur. Yakında minnet bile duyabilirim sırtımın ağrısı platesle geçerse.
Şimdi ben plates yapmak istiyorum deyince millet zayıflamak istediğimi sanıp üzerime atladı, deli misin sen, senin yemen lazım deyu.
Yaw kardeşim hem yer hem yaparım, zaten paradoksal bi yapım var, ben bu platesi genelde kahvaltı yaparken, oh şunu da yiyeyim, hani reçelim hani peynirim modunda izliyorum. Maksadım zayıflamak değil sağlıklı olmak. Bakınız ne kadar sağlığıma düşkün imajı veriyorum, aferin bana. Hem bu plates bana spor gibi de gelmiyor, bildiğin faydalı egzersizler bütünü.
Öhüm öhüm bu kadar konuştum da nedir durumum, açıklıyorum. Ben aslında henüz bu işe heves etmiş, içimdeki maymunun iştahının yine kabarması sonucu bunları yazmış bulunuyorum. Aslında Şallı insansısını toplasan üç defa izlememiş olabilirim. Peki uygulama ne kadar, eüü… bir.
Olsun bana çok şey öğretti o bir. Bu sabah yapayım dedim. Yalnızdım, odamdaydım, sessizdi. Ve sessizlik şu seslerle bozuldu; katırrrt, kütürrrttt, tik, tak, ta-tak-tak ve hııaahh.
Ayy nasıl haz aldım, kemiklerim birbirine mi geçmiş ne. Uzun boyun cefası, eğilmek zorunda olduğum çok oluyor. Sanırım omurgam muzdarip olmuş olabilir. Bi rahatladım bi rahatladım.
Devam edeceğim mutlaka, yani bi süre, bende bu işler belli olmaz ama olsun.

BU ARADA KAHROLASICA İSRAİL, HEP AKLIMIZDASIN...

4 Ocak 2009 Pazar

...

e be abi, bi gün sana evire çevire pata küte dalmak istiyorum.
bilinçaltını açıp seni baykuşa çevirmek istiyorum, olmadı karınca yiyen yapmak istiyorum senden.
tutmuş gerçek hayat'ımın sayfasını koparıp tırnak kesmiş, var mı böyle bi herif ya!
Allaaahm biz bu adamla ayrı dünyaların insanlarıyken aynı ev... cık cıks.
göstericem ben ona. terapi sözüm vardı nasılsa, nihahahaha!!

21 Aralık 2008 Pazar

biraz mola istiyorum koç!


peşpeşe üç kitaba birden başlama huyumdan kurtulmak istiyorum.
bu kadar maymun iştahlı olmamak istiyorum, önce birini bitirip sonra diğerini okumak istiyorum.
bu benim kaderim mi ne? hep aynı anda bir kaç şey, bir yılda üç iş, sürekli koşturmaca.
aynı anda üç beş kitap. ve en saçması, kısmet talip işleri bile aynı haftada üç kişi şeklinde oluyor, gıcık oluyorum kendime. bi anormallik var bende.
ders çalışırken interneti açasım gelir, bi sayfa okurum, bi site gezerim.
kahvaltıda gazete okurum.
evi süpürürken toz alırım.
kitap okurken yemek yerim, müzik dinlerim, film izlerim.
her gün başka işe koşturup, hepsine ayrı hazırlık yapmak zorundayım.
her gün rüya görüyorum ya, var mı ötesi.
ki bir insanın her gün gördüğü rüyayı hatırlaması sağlıklı değildir.
ne saçma beyin ya. neyse nankörlük etmeyeyim.
ama sıkıldım yani, sade bi yaşam istiyorum.

23 Eylül 2008 Salı

ev modu

bugün evde geçirdiğim dönemin doruk noktasına ulaştım. büyük bişi yaptım. ilk defa evin camlarını sildim. hem de hepsini. önce pencere önünün tozunu alacaktım. sonra gözüm cama takıldı. içimden gelen emre itaat edip gittim bi sürü bez aldım. şıraak diye açtım perdeleri başladım silmeye. başta niyetim sadece açılan kısımları silmekti, sonra içime sinmedi, sonra büyük kısım, sonra diğer oda, sonra dur ya noluo demeye fırsat bulamadan salon. şışşt kızım koca camlar senin haddin mi dedim dinletemedim. sildim valla. bunu da yaptım. üç ayda geldiğim nokta bu. artık kıvama geldim sanırım.