unutulmayası şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
unutulmayası şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2009 Çarşamba

Son Durum

Şimdi başlayabilirim yazmaya. Benim böyle extreme durumlarda kelimelerim karışıverir, çok şey üşüşür kafama, bir türlü toparlayamam.

Evet soruları alalım millet :) ..Anlayanın anladığı durum şu ki; apansızın, birden bire, pat diye ama korkusuzca, nişanlandım. Off bunun hikayesi o kadar uzun ki aslında.. Kendimi düşünemiyorum bu meseleleri buraya yazarken.

Şöyle diyebilirim ki, beklenmedik bir anda gafil avlandım. Ya da tam kapımı açtım, içeri girildi. Öyle ben de anlamadan oldu bir şeyler. Anlayarak olsaydı, olmazdı zaten :D (anlayan anlasın bu cümleyi..)

En kestirmesinden benim “Gönül Çelemeyen” mimimden faydalanalım. Bir de yazının evlere şenlik yorumları. Bahsedilen olimpiyat rekoru kırıldı kırılacak sayın seyirciler, vatana millete uğurlu olsun.

Eh şimdi diyorsunuz ki, “Biz senin gibileri çok gördük, İstemem diyenden korkacaksın, Aman Pervane, sen de sallıyormuşsun be!” falan da filan. Konuşun a dostlar, olan oldu. Anca böylesi olabilirdi, yoksa ben bu kafayla evlenmezdim zaten. Bi baktım, nişanlanıyorum falan… :)

Kendimde şunu fark ettim. O kadar da odun değilmişim :) Bir de kadınların klasik bir huyu vardır, o bende de varmış. Şöyle ki, bir kadın size “Yok ya önemli değil, Hayır, Gerek yok” gibi cümleler kuruyorsa, bilin ki önemlidir, evettir, gereklidir :)

Bizim Bay Sürpriz’in de öğreneceği çok şey var… Başına iş aldı haberi yok. Allah yardımcısı olsun. (Amin deyiniz.)

Bu nişan-mişan da iyi malzemeymiş bu arada. Topluyorsun milleti başına, bi yüzük takacaksın diye, şak şak şak, sonra düğünde aynı sahneler, ah bi de kına eyvah eyvah. Mutluluk vesilesi olaylar silsilesi, hıhı evet :) Neyse bu konudaki fikirlerimi buraya yazmayayım, tehlike oluşturabilir. Standart normlardan kopuk olduğumu daha fazla belli etmemeliyim şu sıra .

Adios sevgili okur. Tekrar görüşene kadar sen de eğlen, evlen, yap bişeyler :)

23 Kasım 2009 Pazartesi

Heyecan...

Sanki yıllar oldu bir şeyler yazmayalı. Yeni bir eve taşındık, yerleştik, interneti bağlattık derken bi de baktım internetsiz hayata hayat denebiliyormuş :) Kendimi sınadım ve internet bağımlısı olmadığım sonucuna mühür bastım.

E ama bir yere kadar canım, özledim mekanımı :)

Hmmm, blog kokusu miss gibi oh !

Evet taşındık, büyük bir site upuzun apartmanlar yığıntısı. Her binada bir köy dolusu insan. Büyük konuşmuş muydum bilmiyorum ama böyle bi yerde oturmayı hiç istemezdim eskiden beri. Altunizade’de 4 katlı apartmandan sonra 15 kat değişik geliyor. Yine 4. kattayız çok şükür ama bizim apartmanda resmen 14. katta oturan insanlar var ve kapıda 60 yazıyor :) Garip değil mi?

İşin kötüsü 23 gündür kimse hoş geldin demedi bize. Valla rahtsızım bu durumdan. Bir köy dolusu insan aynı binadayız, kimsenin kimseden haberi yok. Berbat. Al bak bir yozlaşma konusu daha. “Ah anacım eskiden böyle miydi” diye başlamanın tam yeridir yani..

Hmmm onu da geç, olaya gel. Büyük şeyler oluyor ey okur, beni bilene çok büyük bir şey. Vakti gelince yazılacak buraya...

1 Şubat 2009 Pazar

mazide kalmamak

bilinçaltımın en derinlerine yerleşmiş kişilerden biridir Barış Manço. muhtemelen pek çok kişi için de öyledir. çocukluğuma dair hiç unutmadığım şeylerdendir Adam Olacak Çocuk, 7'den 77'ye, Dönence. herhalde o yaşımda Barış Manço ne kadar program yapsa izlerdim hepsini. anlasam da anlamasam da izlerdim.
hele bi dönem hayalimdi Adam Olacak Çocuk'a çıkmak :)
şarkılarını hala dinlerim severek, nerdeyse bütün şarkıları var arşivimde.
vefatından bir gün sonra haberim olmuştu, çünkü Türkiye'de değildim ve şok olmuştum bi akrabamı kaybetmiş gibi. ne üzülmüştüm ya, ne ağlamıştım. düşünsene çocukluğunun kahramanı gibi bi insan, çok etkilemiş, nasıl üzülmezsin yani.
bundan dolayı da hala duygulandırıyor beni vefatının her yıl dönümü. niyeyse bunu yazasım geldi.
ünlü olup da gerçekten güzel bir gönlü olduğunu düşündüğüm çok nadir insanlardan biri.
hatta onun hakkında, çok saygı duyduğum birinin "çağın Yunus Emre'si potansiyelindeydi" yorumu da çok aklımda kalmıştır.
hakkında bu kadar iyi düşünen insanların çokluğu ile iyi bir yerde olduğunu ümid ediyorum.
mekanı cennet olsun.


*Barış Manço bu besteyi tamamlayamadan vefat etmiş, son eseriymiş. bu yüzden çok farklı hissettiriyor..

11 Ocak 2009 Pazar

estirikli

Bizim sınıfta birkaç tane hece defteri vardı, kişi başına bir tane değildi. Okumayı öğrenen bir sonrakine verirdi. Masrafa gerek yok diye mi düşünmüşlerdi artık bilemiyorum. Sıra bana da geldi tabi, aldım heyecanlı heyecanlı gittim eve, “anneeee öğretmen hece defterini bana verdi, hadi çalışalım” diye. Başladık çalışmaya. Cık okuyamıyorum Allah’ım! Abim çalıştırdı yok, teyzemin oğlu çalıştırdı yok. Annem biraz bezdi, neyse ilk gün daha deyip beni kendi halime bıraktı. Ondan sonrasını çok net hatırlıyorum. Beni oturma odasında yalnız bırakmışlardı, ben üzgün tabi, Allah’ım ben salaktım da bugün mü öğrenecektik bunu ailecek, diye. Sonra gözüm gazeteye ilişti, şöyle bi meylettim ona doğru. Koydum önüme, başladım manşetten sesli sesli okumaya. Bütün başlıkları okudum öyle. Annem içerden sesimi duymuş olacak, yüzünde bir şok ifadesiyle yanıma geldi. A a, okuyorsun, aaaa, aaaa! Şunu da oku bakıym, hadi bunu da, onu da…
Veee böylece bir günde okumayı sökmüş oldum ve hayatımda ilk okuduğum şey gazete oldu. O günden belli oldu yani gidişatım :)
Ertesi gün de hece defterini geri götürdüğümde öğretmen de şaşırdı, dün verdim daha ne çabuk diye.
……………
Çook eskilerden gazetelerin kuponla ansiklopedi verme huyu vardı. Halkın kültür seviyesine önem verildiği zamanlar olsa gerekti. Biz de Milliyet alırdık o zamanlar. Evde ne kadar ansiklopedi varsa Milliyet'in kuponlarıyla alınmıştı. Hatta bizzat ben gider, birikmiş kuponları götürüp bayiden alırdım cilt cilt. O zamanlar çocuklar dışarı gönderilirken korkulmazdı.
……………
Çocukluğum ansiklopedi okuyarak geçti. Gazeteyle başlangıç yaptım, ansiklopedilerle devam ettim. Hatta okuma bilmezken de ansiklopedilere büyük ilgim vardı, habire açar açar resimlerini incelerdim. Hala hafızamda kayıtlı o resimler. Hayvanlar alemini o şekilde tanıdım.

Şimdi esas konuya uçayım. 7-8 yaşlarımda bir gün yine Milliyet’in verdiği bir ansiklopediyi açmışım önüme okuyorum. İnsanın tarihini anlatıyor. Baktım baktım o kadar ilginçti ki, meğerse biz eskiden maymunmuşuz. Ana! Resmen resimlemiş nasıl dönüştüğümüzü. Maymun, sonra dikleşiyor, tüyleri dökülüyor, sonra biraz kıllı da kalsa bildiğin insan oluyor. Homo sapiensmişiz biz. Mutasyona uğramışız. Kafam allak bullak. Ama inandım yani, koca ansiklopedi yalan mı söyleyecek? Doğal seleksiyon yani, boru değil. Olsa olsa ben yanlış biliyorumdur. Bu durumda bilgilerimi gözden geçirmeliyim. Bi Hz.Adem vardı, ilk insandı, bi de Hz.Havva, insan soyu ikisinden meydana gelmişti. Hmmm, hangisi doğru acaba? Önce karar veremedim. Artık hem maymundan geldiğimize hem de Hz.Adem’e inanıyordum. Aklım bu mukayeseyi kaldırabilecek gibi değildi.


En sonunda ikisinin ortasını şöyle buldum. Evet insan maymundan gelmişti ve maymundan insana dönüşen ilk kişi Hz. Adem’di. Nasıl mantık ama?! Ne Darwin’i küstürüyor, ne de hakikate uzak duruyor. :) Valla şimdi düşününce, ben uzun bir süre bunun böyle olduğunu sandım.

Demek ki neymiş efendim, çocuklarımızın okuduğu şeyleri kontrol ediyormuşuz! Olur olmadık şeylerle kafalarını bulandırmalarını engelliyormuşuz. Ve çocukların çok merak edebilecekleri konuları biz onlara anlatıyormuşuz, anlaşıldı mı?!

Şu Milliyet’e de soracak hesabım var. Yemişim kültürünü, böyle ansiklopedi olmaz olsun. Bakın en önemli ayrıntıyı söylüyorum. Ansiklopedinin adı : Junior Larousse.
Çocuklar için özel hazırlanmış, daha tıfılken beyinlerine iyice yerleşsin istenmiş. Ne tuzak ama.

çerezler;
……………………
Gerçek hayat ekibine, gönderdiğim tenkit postasını yayınladıkları için teşekkür ediyorum. Sizi seviyorum :)
…………………

Bugün Praktiker’de Zeki Alasya’yı burnumun dibinde gördüm, bana hiçbir şey ifade etmedi. Ondan pek hoşlanmadığımı anladım.
…………………

Ankebut gitmiş, tatlı dil örümceği yuvasından çıkarır. (bkz. Bikaç alt post)
…………………

Dün gece “Allah’ım niyet ettim yatmaya” derken yakaladım kendimi. Ama olan oldu, dedim. Ne diyorum ben yaaa, derken de uyumuşum.
…………………

Condelezza Rice arsızı aynen şunu demiş; “Yüksek nüfus yoğunluğu bulunan bir bölgede sivilleri ayırmak zor. İsrailliler Hamas’la sivil halkı nasıl ayırsın?”
E lafı da gelmişken; “Kör kazıklara gelesin İsrail ve saz arkadaşları”
…………………

Son olarak, bencilliği şahsiyetlerini öldürmüş olanlara selam olsun, mutluluğunuzu başınıza çalınız efendim…

1 Ocak 2009 Perşembe

şehid şeyh ahmed yasin'in ümmete mektubu

"Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Allah'ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!
Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;
"Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü'min kullarına yardım et!" diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor?
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
"Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!"
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz.
Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah'ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız!
Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah'ım!
Sana şikâyette bulunuyorum...
Sana şikâyette bulunuyorum...
Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum.
Sen mustazafların Rabbisin... Sen bizim Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?
Allah'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulunuyorum.
Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı...
Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikâyet ediyoruz..."
Eylül 2003

ŞEHİD Şeyh Yasin

30 Aralık 2008 Salı

Filistin, Filistin...

"O kimseler, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. .. Allah kendi dinine yardım eden, onu hakim kılmak için gayret edenlere yardım eder elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir." (Hac Suresi, 40)

"Allah yolunda göç edip de, sonra öldürülen veya ölenlere gelince, muhakkak ki Allah, onları en güzel rızıklarla besleyecektir. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en iyisidir. O onları hoşnut olacakları bir yere mutlaka yerleştirecektir." (Hac Suresi, 58-59)

ismi geçince yürek burkan, çaresiz, gamlı, onurlu, şerefli, hüzün diyarı Filistin...
dualar yeniden Filistin'e yöneliyor üç gündür. sonra yine unutulacak ama Filistin ağlamaya devam edecek. sonra yine büyük bir olay ve yine ekran karşısı duygusallıkları.
seni aklımdan çıkardığım her an için özür diliyorum Filistin. "Mü'minler bir bedenin âzâları gibidir, bir âzânın canı yanarsa, tüm bedende acısı hissedilir" hadisini özümseyemediğim her gün için utanıyorum.
sadece Filistin değil, Irak, Afganistan, Çeçenistan... barış getirilme vaadiyle, şekerle çocuk kandırılır gibi kandırılan dünyanın her yerindeki kardeşlerimi gönlümde hissetmek istiyorum.


İsrail'e şaşırmıyorum artık. kendi yazdıkları Tevrat'ta geçen ifadeler aynen şöyle;

“Vurun; gözünüz esirgemesin ve acımayın; ihtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun.” (TEVRAT, Hezekiel 9/5-6)

"İşte Rab'bin acımasız günü geliyor.(İşaya: 13/9)
Yakalananın bedeni delik deşik edilecek.
Ele geçen kılıçtan geçirilecek.
Yavruları gözleri önünde parçalanacak,
Evleri yağmalanacak,
Kadınlarının ırzına geçilecek. (İşaya: 15-16)
Hem yiğidi, hem kızı.
Emzikteki çocukla, ak saçlı adamı,
Dışarıdan kılıç, Ve içeriden dehşet telef edecek.
Hasımlarından öç alacağım, Ve benden nefret edenlere ödeyeceğim. "(Tesniye, 32/25)

"Onları tamamen yok edeceksin, onlarla ahdetmeyeceksin, onlara acımayacaksın." (Tesniye: 7/1-3)

Onlar bu yaptıklarının dinlerinin gereği olduğuna iman ediyorlar. peki insanları ruhen huzura kavuşturmak ve rehber olmak için var olan din kavramının içinde böyle emirler olabilir mi?
vahşeti, dehşeti, kan içmeyi, ırza geçmeyi, gözü dönmüşlüğü emreden bir din olabilir mi?
bu bile yahudiliğin tahrif edilmiş olduğunun kanıtıdır. ama gel gör ki bunu onlara anlatamazsınız ve bu zulüm durmaz.

tüm dünya İsrail'e dur diyor, bu kadarı fazla diyor, barış diyor. bunlar İsrail için anlamsız sözler, yukarıda kendi ayetlerinin sadece bir kısmı var. imanlarını kıyım üzerine, kendinden başkasını öldürmek üzre kurmuş birini artık durdurmak mümkün müdür?
ki onlar çocuklarını küçükten öldürmeye programlı yetiştiriyorlar, var mı ötesi?


ben bunun sona ermesini beklemiyorum. ben sadece Müslümanların kuvvetlenmesini, direnebilmesini, birlik olabilmesini diliyorum. elimden geleni yapmak istiyorum. Allah aşkına biri çıkıp desin, yukardaki uydurulmuş Tevrat ayetlerine bir tek benzer ayet var mı Kur'an'da? böylesine barıştan yana, Allah'ın merhametini ön planda tutan, mükemmel bir dinin mü'minleri nasıl olur da terörist olur?
ama yazık ki biz kendi yaşayamayışımızın bedelini İslam'a ödetiyoruz ve İslam terör dini gibi lanse edilmeye çalışılıyor.

buna rağmen, bu son katliamda bütün dünya İsrail'i kınadı ve çağrıda bulundu. çünkü insan olan buna dur derdi. müslüman olmayı kenara koy, bir insan vicdanı böyle bir şeyi kabul edemez, ediyorsa önünde büyük bir soru işareti vardır insan olmaya dair.
yalnız bir ülke buna karşı çıkmadı, sustu. cevap basit, Amerika. hiç ilginç değil, değil mi?

bir şey biliyorum ki, o bana sükûn veriyor;

"Nice memleket halkı vardır ki, zalim olduğu halde ona mühlet verdim, sonra onu azabımla alıverdim. Dönüş ancak banadır." (Hac Suresi, 48)

biz aciz insanlar pek çok şeyin sebebini ve hikmetini anlamaktan da aciziz. Allah Sabûr, yani çok sabırlıdır, insanı hemen cezalandırmaması suçlunun yaptığıyla kalacağı anlamına gelmez. ben ahirete iman ediyorum ve biliyorum ki dünya hayatı geçicidir. yapılan her şeyin karşılığı verilecektir. dökülen kanlar yerde kalmayacaktır asla.

ama bu bizden de hesap sorulmayacağı anlamına gelmiyor. aç komşusundan sorumlu bir mü'min, suçsuz yere öldürülen bir bebeğin katline engel olmak için elinden geleni yapmalı. bu illa can vermek demek değil. duaların gücü bilinseydi, diller durmazdı sanırım. her türlü yardım kampanyasıyla ve pek çok şekilde yanlarında olduğumuzu göstermeliyiz.
gördükleri karşısında ıssız adam filminde döktüğü göz yaşı kadar duygulanmıyorsa gönül, bir ayna bulup gözlerinin içine bakmalıdır kanımca.
(bu benzetmeyi filmi izlemediğim halde, her yerde hakkında okuduğum yazılardan dolayı yaptığımı belirtmek isterim.)

21 Aralık 2008 Pazar

Ya Hazret-i Mevlana

Ya Hazret-i Mevlana demek istiyorum...
bana hak tanınsa herhalde en çok isteyeceğim şeylerden biri de Hz.Mevlana'yla tanışmak olurdu.
nasıl bir insan bunca asır unutulmaz, hala gönüllere hitap eder, dünyanın öbür ucundaki insanlara tesir eder.. bir derya Hz.Mevlana.
eskiden pek safken bi gün demiştim ki, "ya ne var, ben de biraz düşünsem Mevlana'nın beyitleri gibi yazabilirim, çok da zor cümleler değil".
hakikaten ne saf-salak bi laf ü güzaf.
hani noldu yazdım mı, nerdee.
ne güzel demiş;

"Herkes kendi zannınca
benim dostum oldu ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.

Benim esrarım
feryadımdan uzak değildir, ancak (her) gözde, kulakta o nur yok.

Ten candan, can da tenden
gizli kapaklı değildir, lakin canı görmek için kimseye izin yok. "

Mevlana'yı anlamak kesinlikle herkesin harcı değil, ben dahil.
o bir şair değil, o herkesin ağzına sakız olacak biri değil, o her yıl çalgılarla, entel dantel laflarla, kendi çapında boş boş, anlamadan bilmeden dönen semazenlerle anılacak bir üstad da değil.
herkes kafasına göre yorumlayamaz onu. ben etmiştim bi toyluk, sonra anladım haddimin sınırını. gönül insanı olmak farklı bir şey. Mevlana'yı anlamak için derya gibi gönül gerek. yeni bir ufuk gerek, sağlam bir tefekkür gerek.


Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Ne kadar söz varsa düne ait,

Dünle beraber gitti cancağızım

Artık yeni şeyler söylemek lazım ...

7 Aralık 2008 Pazar

Pervane'nin doğduğu an



Yârimin Evinin Kara Örtülüsü,

Sen,.. örtüsünün karasında kaybolduğumsun.
Sonra da kendimi bulduğumsun.
Sen duruşuna hayran olduğum, etrafında Pervane olduğumsun.
Döndükçe yandığım, yandıkça döndüğümsün.
Sen, hem derdimsin, hem devâmsın.
Dualarımı yakansın, duada yandığımsın.
Özledikçe göze yaş dolduran, kavuştukça çağlatansın.
Sen, gönlümün huzuru, içimin ferahısın.
Sen, yüreğimin geldiği yersin.
Sen, ruhumun kıblegâhı, secdegâhısın.
Sen, en güzel hayalim, en güzel gerçeğimsin.
Sen hayatsın, sen ölümsün.
Sen vuslatsın, sen firaksın.
Sen ayrılık acım, vuslat heyecanımsın.
Sen gözümün nuru, gönlümün sürurusun.
Sen huzurunda arındığım, Rahman’ın rahmetine sayesinde sığındığımsın.
Sen, benim için Adem’in cenneti, İbrahim’in gülistanı, Eyyüb’ün şifası, Süleyman’ın tahtı, Musa’nın Tur’u, Yusuf’un Sultanlığısın.
Sen, Muhammedimin -sav- hasreti, hüznüsün.
Sen, gecemsin gündüzümsün.
Sen bakmaya doyamadığımsın, uzaklığına dayanamadığımsın…
Sen, candan içre canımsın.
Sen benim gönlümsün.
Sen, seyriyle can vermek istediğimsin.
Sen duamın kabulüsün.
Sen, Siyah İncimsin…

not: 2005'ti, Beyt'in karşısıydı, akşam olmak üzereydi, kalabalıktı, büyüleyiciydi, muhteşemdi...
Ve coşkuluydu, derken kalem kağıtla buluştu. Orda çıktı Pervane sözü. Tam layığıydı mekânın.

not2: Herkese güzel bayramlar olsun...

19 Kasım 2008 Çarşamba

uçurtmayı vurmasınlar

18 yıl sonra tekrar izledim uçurtmayı vurmasınlar filmini.
içime işledi minik Barış.
hapishanede çocuk olmak...
yıldızları tanımamak için hiç bir suç işlememiş olmak.
hiç günahı olmadığı halde "dışarsı" nasıl bir şey bilmemek.
dört duvar arasına çocukluğunu sıkıştırmak.
burdan bakınca yalandan bir hüzün ilişiyor illa ki, ama anlamak imkansız Barış'ı.
ne kuşlara babamı sordum, ne de özgürlüğün küçücük bir avludan ibaret oluşunun nasıl olduğunu bilirim.
filmde öyle replikler var ki, bayılıyorum bu denli samimi senaristlere. film zaten insanın içine işleyen sözlerle başlıyor İnci'nin dilinden..

"Barış'ı tanıdığım yerde ne çiçekler vardı, ne de başı bulutlarda bir çınar.
simitçinin gevrek sesi bile giremezdi oraya.
taş avluya yalnızca kuşlar konardı bazen.
adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış.
...
kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi öğretti Barış bana,
düşle gerçek onun o yarım sözcüklerinde öylesine içiçe geçerdi ki,
dünyanın çirkinlikleri bir bulut gibi kayıp giderdi minik göğümüzde.
küçücük avluda hayali uçurtmalar uçurmayı işte öyle öğrendim Barış'tan.."

çocuklardan öğrenecek öyle çok şey var ki. bin farklı çeşit suça bulaşmış onlarca insanın içinde de olsa çocuk hep saf, temiz, sıcaktır, içinizi aydınlatır. çocukların ruh dünyalarına hayranım bu yüzden.

"... -burda uçmaz Barışcım çok küçük gelir bu avlu ona.
-küçük uçurtma uçururuz.
-yine uçmaz, kocaman çayırlarda uçurtmak gerekir.
-kocaman çayır nasıl olur İnci?
-hani renkli kitapta resmine bakmıştık."

canım ya, kocaman çayır nasıl olur?,.. sözler tükeniyor.
sözleri tüketen çok replik var böyle.

"-burası dışarsı mı?
-evet.
-babam da buralarda mı?" !
...
-bak uçağa Barış, bizim için gün batımını yakalıyor.
-gün batımı nasıl olur İnci? !
-bak kuşların kanatlarına, güneş sana el sallıyor. her akşam kuşlarla birlikte uykuya yatar güneş. gün batımını göremeyenlere kuşların kanatlarıyla el sallar. biz de el sallayalım.
...
(İnci gittikten sonra)
-sen artık yıldızları görüyor musun İnci?
bizim göğümüzün bir tek gündüzü var, senin göğünde akşam oluyor mu? "

hiçbir çocuk haketmemiştir hapishanede büyümeyi. bütün çocuklar anlarlar aslında olan biteni, içlerinden süzüp dışarı çıkarırlar düşündüklerini, pat diye, dosdoğru. bükmeden, sapmadan, olduğu gibi.

içimizdeki çocuklar büyümesin.