Yeni bir şeyler yazmalıyım. Sırf yazmış olmak için yazıyorum şu an, saat sabahın 3'ü (hep böyle bir cümle kurmak istemiştim, ehe, kısmet..), aklım bomboştu, içinden blog geçti, dedim iki harf tıkırdatayım şenlik olsun...
İyiyim blog, nasıl olayım. Bak senle de senli-benli olmuşuz, o kadar mı yalnızım, yoo aslında.
Buraya babamla ilgili geçen sefer aklıma gelmemiş bir sürü şey yazmak isterim, lakin emin değilim. Ben hep etrafa yansıtmayanlar grubundan oldum, içimde oldu bitti çoğu zaman. Bu durumun da %30-40 yansımasını gördü etrafımdaki insanlar ve zaman da geçti biraz, şimdi yeni şeyler söyleyeyim diyorum. Ki zor, cidden zor ama o da olacak bir gün biliyorum.
Bu aralar bi de nasihat veresim var ele güne. Hoş benim neyime de, hani acım büyük ya, geçeyim baş köşeye, "Aman canlar!...." diyeyim, falan. Hiç de sevmem nasihatın iki tarafında olmayı da.
Ama şunu söyleyeceğim, az önce dedim ya ben etrafa yansıtmam diye, siz öyle yapmayın. Çok ciddiyim, yansıtın derdinizi de kederinizi de. Suyunu çıkarmadan tabi. Çünkü insanlar sizi anlamıyorlar başka türlü; derdinizi önemsemediğinizi zannediyorlar ya da çok güçlü olduğunuzu sanıp sizinle ilgilenme, empati kurma, sizi anlamaya çalışma gibi zahmetlere girmiyorlar. Siz içinizde yaşadıkça, gün olup an gelip de duygunuzu dışarı çıkarma hakkınızı da kaybediyorsunuz benden söylemesi. Kendim yaşadım da ordan biliyorum. Ben beceremiyorum siz yapmayın bari. Özünde insan desteğe muhtaç çünkü, kendi farkında olmasa bile (bu da ben oluyorum), bir zaman geliyor idrak ediveriyor bu gerçeği.
Evet nasihat bölümüm de böyleydi, elime sağlık.
Canım söylemek istedi, söyledim.
Peki.
Kaydı yayınla.
faydalı şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faydalı şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Nisan 2010 Pazar
30 Eylül 2009 Çarşamba
Fikrim geldi ; Kitap-cafe
Şu sıralar kendimi raflarda uzun zamandır boynu bükük beni bekleyen kitaplarıma verdim. Kütüphanem pek neşeli bu ara, gülümsüyor habire bana :) Bir heves alıp alıp da okumaya vakit bulamadığım kitapları gece gündüz okuyup bitirmeye çalışıyorum ki yenilerine sıra gelsin. Zira bunlar bitmeden başkalarını almamaya söz verdim kendime. Sırf bu yüzden yıllar sonra ilk kez S.Ahmet Ktp. Fuarı’na bile gitmedim.Derken bütün bunlar aklıma bir fikir getirdi. Uygulanmışı var mıdır bilmiyorum. Varsa beni haberdar edip sevindirin. Çünkü ben, ‘bir şey benim aklıma geldiyse bir yerlerde başkalarının da aklına gelmiştir’ düşüncesindenlerdenim (ıyh bu nebçim kelime!).
Fikir şu; Kitap-cafe. İnsanların kitap okuması ve bu sırada çayını-kahvesini yudumlayıp sohbet edebilmesi için oluşturulmuş mekan. Yani hem kitap okuyacağız, hem sosyalleşip, okuduklarımızı hemen paylaşabileceğiz. Mekandakiler; elbette geniş içerikli kitaplar, yer yer masa sandalyeler (araştırma, ödev vs yapanlar için), yer yer koltuklar ve orta sehpalar, yer yer minderler ve yer sofraları (of bu “yer yer” lafından da kıl kaptım şu an). Çay ocaaa diyesim geldi ama demeyip modernize ediyorum; soğuk-sıcak meşrubatlar, normal bir kafeden daha az ve atıştırma-çerez tarzı yiyecekler –çünkü amaç yemek değil, okumak-. Yazın açık hava, kışın kapalı mekan imkanı mevcut olacak. Hmm hatta şöyle olsun, yaz-kış kullanılabilecek dört başı mamur camekan bir bölüm, hani bazı yerlerin arka bahçeleri olur ya, onun gibi. Atarız yerlere minderleri, biraz da yeşillik, ohh.. Sonracıma içeri geçersek, duvarları insanda okuma hevesini artırıp, kafasını dinlendirecek renklere boyuyoruz. Sempatik bir dekorasyonla işi bitiriyoruz. İki de garsonumsu koyduk mu tamam.
Ve şimdi de gelelim işletmemizin getireceği gelire. Meşrubat ve yiyecekler satılık, kitaplar da isteyene kiralık, isteyene satın alması için ayrıca bir kitap standı da var. İsteyen de elde o an bulunmayan kitaplar için sipariş verebilir, müessese de temin eder. Bu da durumu kurtarmazsa, ekstradan ufak bir kırtasiye bölümü yaparız ki, ‘okuyan adam yazan adam da olabilir’ mantığıyla bu kısım da iş yapabilir.
Zaten mekanı sosyetik bir yere açabilip, yeni trend buymuş diye söylenti yayar, bir kaç ünlü kapıp hava atarsak işler epey kolaylaşır. Ya da üniversitelerin civarlarına da açılabilir.
Tabi mesele kitap okumayı seven bünyelerin sayısı. Bu sayı yüksek olsaydı belki de etrafımızda bir çok kitap-kafeler görebiliyor olurduk. İşletmeci olup sermayesi olan ve riski göze alan kişilere tavsiyemdir.
Not; Şimdi biraz araştırdım da, haklıymışım, uygulanmışı varmış. Fakat sanki tam benim hayalimdeki gibi konforlu ve sıcak değil.Sadece bir tane İstanbul-Bağlarbaşı'nda hayalime yakın bir şey buldum, bir de Konya'da. Sayılarının artması temennisiyle..
20 Eylül 2009 Pazar
Hoşçakal Ramazan
Ramazan Bayramı'nda mutlu olmam gerekmese, olmazdım. Çünkü Ramazan bitiyor, bense bunu hiç istemiyorum. Hoşçakal Ramazan, yine gel :)
19 Nisan 2009 Pazar
Mommo - Kız Kardeşim
Abimle benim aramda iki yaş var. Beraber büyüdük, çok didişirdik, abim beni kendine rakip olarak görürdü, ondan 2 yıl sonra gelip mevcut ilgiyi ikiye böldüğüm için. Tabi bu tesbiti ben ancak seneler sonra yapacaktım. O zamanlar anca altta kalanın canı çıksın prensibiyle hareket ediyordum.Görüntüde çok sevgi dolu, dayanışma içinde geçmese de ilişkimiz, abimi hep çok sevdim. O da beni severdi de belli edemezdi, hâlâ da çok göstermesini bilmez. Sadece durur durur damardan girer, koparır meseleyi.
Bunları düşüne düşüne gittim Mommo’ya. İstedim ki kendimden bişeyler bulayım, duygulanayım, içim ısınsın falan. Geçen hafta haberlerde tanıtımını izlemiştim, çok ilgimi çekmişti, güzel bir şey bulacağıma inanmıştım.
Hikâye biri 9, diğeri 7 yaşında iki öksüz çocuğa ait. Annelerinin ölümünden sonra babaları tarafından da terk edilen, dedelerinin bakmaya çalıştığı, yuvaya gönderilme, Almanya’daki teyzelerinin yanına gönderilme, yani hep bi gönderilme söylentileri arasında kalmış iki çocuk.
Anadolu’nun bir köyünde geçen hikâye gerçek hayattan uyarlanmış. Bu, etkileyicilik açısından avantaj katıyor bence. Çünkü ben genelde gerçek olduğunu bildiğim filmlerden daha çok etkileniyorum.
Fakat, mealesef umduğumu bulamadım. O kadar sakin, o kadar tek düze, o kadar boşluklarla doluydu ki, hadi hareketlensin, hadi canlansın diye beklemekten içim geçti.
Filmin konuşulan ve bir anlam içeren sahnelerini ayıklasan elinde anca 20 dakika falan kalır diye düşünüyorum. Gerisi sessizlik, gereksiz görüntüler, beklemeler…
Filmin yönetmeni Atalay Taşdiken, bir reklam yönetmeni. Bu ilk sinema filmi. Bana düşündürttüğü şey şu oldu; bu adam filme de reklam mantığıyla yaklaşmış. Tek bir görüntüden ibaret sahneler, tek bir söz, yalınlık. Hani reklamlarda olur ya, dan diye bir görüntü çıkar, altına da tek bir cümle, ama sen anlarsın tüm mesajı. Ya da biri gelir sadece bir lâf eder ve bu slogan her şeyi anlatır. Aha film de bunlardan ibaretti. E ama seyirci bir açıklama ister, o sahnelerin altının doldurulmasını ister değil mi?
Sonra beni en çok hayal kırıklığına uğratan şey şuydu: Bu hikayeyi versen bir yabancı yönetmene, sular seller gibi bir drama çıkarır önüne. Ya hadi yabancıya gitmesin Mahsun’a ver, gör bak neler yapıyor adam bu hikayeyi. İki gözün iki çeşme olmazsa şerrrefsizim :))
Bir kere filmin adı Mommo, ben sandım ki kız kardeş mânâsına geliyor. Meğer çocukların korktukları bir hayal ürünüymüş. Filmde çocuklar bu Mommo dedikleri şeyden korkuyorlar, iki-üç sahne var bunla ilgili ama devamı yok, hatta ne başı ne sonu var. N’oldu o Mommo’ya, işin aslı neydi, nerden çıkmıştı, niye korkuyorlardı.. hiççç…
Minik oyuncular çok tatlıydılar ve gerçekten kabiliyetleri vardı. Ama ben yönetmenin bu kabiliyetleri de iyi değerlendiremediğini düşünüyorum. Çok daha güzel sözler yazabilirdi. Bir kelime söyleteceğine iki kelime söyletip kendini daha iyi ifade edebilirdi. Çocukların duruşlarına ve tavırlarına da daha iyi çeki düzen verebilirdi.
Sonuç olarak derim ki, film Almanya Nürnberg’de En İyi Film ve Seyirci Ödülü’nü almış, ben olsam vermezdim ama zaten kimse beni takmaz bu konuda.
Sinemaya gitmektense bekleyin televizyonda izlersiniz, der Pervane.
13 Nisan 2009 Pazartesi
Fâni
Ölümü düşünmenin sayısız faydası var. Bir kere her şeyin geçici olduğunu idrak etmeye yarıyor. Dolayısıyla haddinden fazla üzülmemeye, sevinmemeye, bağlanmamaya, aşırı sevmemeye, kırmamaya, kırılmamaya, affetmeye, kıymet bilmeye…Hep enteresan bir tefekkürüm oldu ölüm konusunda.
Çocukken her gece ağlardım, annem-babam ölürse ben ne yaparım diye. Zaten hayalperest bir çocuktum, anında ne filmler, ne sahneler gelirdi gözümün önüne. Ağlaya ağlaya uyuyakalırdım. Bu böyle orta okulun ortasına kadar sürdü. Yalnız şimdi düşününce inanamıyorum yıllarca her gece ağlayabilmiş olmama. Lâkin doğru.
Orta 1’de babaannem vefat etti. Çok severdim onu, hem de çok. Çok ağladım. Lise hazırlıkta en küçük amcam vefat etti, en sevdiğim amcamdı. Hâlâ hatırladıkça ağlarım. Ertesi sene eniştem, ertesi sene diğer eniştem, ertesi sene anneannem, ertesi sene dedem, ertesi sene küçük dayım. Şimdi tahminleri alalım. Her sene bir akrabasını, bir sevdiğini kaybeden bir insan ölüm hakkında neler düşünebilir?
Bilmem nasıl gelir ama benim için normalleşti ölüm. Sıradan belki de. Her seferinde biraz daha az tepkili, her seferinde biraz daha soğukkanlı. ‘Ölüm mü, eh olabilir neden olmasın ki’ tarzı bir duygu. Ya da ‘ Canım herkes vakti gelince gidiyor, kendini harab etmeye ne gerek var’ gibi bir şey. Ama çok da söylemedim kimseye, çünkü insanlar gidenin arkasından depresyona girmeyi daha çok tercih ediyor.
Sonra bir ara, ki dört sene önceydi, anormal derecede içim ısındı ölmeye. Asla intihar düşünmedim, hem inancıma hem düşünceme aykırı. Sadece hazır hissettim. Her şey çok güzel gidiyordu, gönlüm çok huzurluydu ve aslında tam zamanıydı. Çok temiz hissediyordum ve bence ölüm böyle olmalıydı. Dünya hayatının gurbet olarak algılanmasının sebebini anlamıştım, hadi diyordum, yetsin bu kadar dünya. Gidebilirim artık. Ama gitmedim. Baktım ölmedim, biraz bozuldum haliyle. Neyse ki dünyalık işlere daldım gittim yine. Bir yandan hâlâ o zamanı özleyerek.
Dünyaya dalmak deyince, şimdi tırsıyorum ölmekten, çünkü hiç hazır hissetmiyorum. Büyümenin kirleri lekeleri var üzerimde, böyle kayda geçmek istemiyorum. Bazı geceler ödüm patlıyor ya bu gece ölürsem diye, sabahı buluyorum 'Allah'ım hazır değilim' diye diye.
Bir de ben hep tek bir şey derim; Allah’ım benden razı olmadan alma emanetini…
He annem-babama gelince, artık eskisi gibi ağlamıyorum geceleri. Sadece doymaya çalışıyorum onlara ve her an hazır olmaya gidişlerine. İş yaşa bakmıyor ama yaşlanıyorlar, hastalanıyorlar, ara sıra korkutuyorlar, tedbirli olmam lazım.
Aslında tüm sevdiklerimiz için böyle. Ölümü düşünmenin faydalarından kapmalı sanırım.
18 Mart 2009 Çarşamba
Bin Muhteşem Güneş
Hep üzerinde düşündüğüm bir konudur, kadın olmak…Bir şeyi düşünürken ilk sorguladığım şey onun var oluş sebebidir. Ne olursa olsun işin mantığını, ne işe yaradığını çözmek esas mesele.
Niye kadın var? Bulduğum cevap gayet güzel, kadının kendisi gibi. Erkeği tamamlasın, ona destek olsun, erkek de onu korusun, birlikte Var edene kulluk etsinler diye. Birlikte…
Elimdeki kitapsa çok başka bir şey söylüyordu. Niye kadın var, kısaca köle olsun diye, diyordu. Demekle kalmıyor, yaşanmışını yüzüme yüzüme çarpıyordu. Uzuncası, kadının sadece kül tablası işlevi gördüğü, ev işleri, temizlik, çocuk doğurmak -ama sadece erkek doğurmak- ve de kum torbası olmak görevlerinden başka bir işe yaramayacağına inanan toplumları kafama vurdu kitap. Yani “Bin Muhteşem Güneş”.
Geçenlerde Üfürükten Prenses sayesinde kitabı okudum, yorumlarımı onunla paylaştım, o da bana blogda da yaz dedi, yazıyorum.
Kendimi dalıp gitmişken yakalıyorum, o zaman düşüncelerimi daha net görebiliyorum. Dünya üzerinde kadınlığın yerini düşünürken yüzüm acıklı bir hal alıyor. İçimden büyük puntolarla "Yazık" kelimesi geçiyor. Yazık ki, dünya üzerinde yaratılmış en güzel varlığa yazık ediliyor…
Neden en güzel? Basit. Allah’ın yarattığı en güzel varlık insan. Özeti, 'ahsen-i takvim' tanımlaması (bkz, Tin Suresi). Yani en güzel kıvam. E şimdi kadın mı daha güzel, erkek mi? Tabi ki kadın, haliyle en en güzel yaratık kadın olmuş oluyor. Karşı çıkanı yakarım :)
Ama kadının çilesi tükenmemiş ki. Hindistan’da kocası ölen kadın kocasıyla yakılmış (halen de koca karısına kızınca üstüne gaz döküp yakıyormuş!), filozoflar kadının ruhu olup olmadığını tartışmış, şeytan mı değil mi karar verilememiş, pek çok yerde kadın mal gibi alınıp satılmış, insandan vatandaştan sayılmamış, Roma’da koca isterse karısını öldürebilmiş, cahiliye Arapları kız çocuklarını diri diri gömmüş, kadınlar orta malıymış, Çin’de kadına isim bile verilmez, numaralandırılırmış. Bir de o zamanların Çin atasözü vardır ki, yıllardır kulaklarımdan gitmez, “Madem karını sabahleyin dövdün, öğlen niçin dövmeyeceksin ki?!"
Mealesef Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin tahrif edilmiş hali de pek iç açıcı değil.
Hıristiyanlar Hz.Havva’dan yola çıkarak (Hz.Adem’i yasak ağaca teşvik ettiği hikayesi) tüm kadınlar şeytandır demiştir. Hele hele güzel kadınlar erkekleri etkiliyor diye, onları cadı ilan edip yakmışlardır. Bunu bilmeyen de yoktur herhalde.
Yahudiler de aynı hikayeden yola çıkarak, kız çocuklarını utanç vesilesi saymış, kadınların lanetli olduğuna inanmışlar.
İşin aslı günümüzde de kadına çok değer verildiği söylenemez. Hem de şimdi kadınlara değerli oldukları zannettirilip paçavra muamelesi gördürülüyorlar. Erkeklerin şehvetini tatmin etme görevini nasıl da safça üstleniyorlar. Misal, Issız Adam filmi, bir kadın da çıkıp demedi ki, “bu adam kadınları sömürmekten başka bir şey yapmıyor, millet de güzelmiş gibi alık alık bakıp ağlıyor.”
Senede bir günü Kadınlar Günü (!) ilan edip, “İyi işte susup otursunlar, gün verdik daha n’apalım” deyip kenara geçiyorlar bu erkek milleti.
Şimdi benim esas canımı sıkan mevzuya geleyim. Bin Muhteşem Güneş, Afganistan’ı anlatıyor. Yani Müslüman bir ülke. Taliban’ın şeriat kuralları uyguladığı bir ülke. Ve bu ülkede kadın, bırak ikinciyi, sonuncu vatandaş muamelesine maruz bırakılıyor, hatta böyle evcil hayvan gibi.
Oysa yok böyle bir şey İslam’da. Yok şeraitte kadının hor görülmesi. Şeriat kısmını da bilahare açıklamam lazım, insanlar şeriatı el kesme, recmetmeden ibaret sanıyorlar, oysa ki namaz kılmak da şeriat gereği, oruç tutmak da. Ve malesef kitapta da bundan bahsedilmemiş, Taliban'ın şeriat deyip koyduğu saçma sapan kuralların şeriatın aslıyla, yani İslam'la alakası olmadığı belirtilmemiş.
Hz.Peygamber hanımlarına bir kez olsun kaş çatmamış, bir kez sesini yükseltmemiş, öfkeyle bakmamış, çalışan bir kadınla (Hz.Hatice ve Hz.Zeynep) evlenmiş, kız çocuğu Hz.Fatıma’yı çok hatta en çok sevmiş… Kadınlara her an kırılabilecek, nadide billurlar tanımlaması yapmış bir peygamber…
Örnekler o kadar çok ki. Şimdi hâl böyleyken müslümanım ayağına orada burada caka satıp eve gelince karısı döven, dövmese de içten içe sürekli küçük gören, ağzını açıp iki kelam etmeye layık görmeyen, kadının fikrini ifade etmesine tahammül bile edemeyen ümmetin erkekleri de kim oluyor?? Allah aşkına onlara ne oluyor da Peygamber’in yapmadığını yapıyorlar??
Üfürük’ün bir yorumu vardı, ‘onlar kendilerini ailelerinin peygamberi olarak görüyor’ diye. Evet, haklı. Yoksa bu küstahça nefsini kabartma, büyütüp şişirip başka kimseye yer ve hak bırakmamanın nasıl bir tanımı olacak??
İşte ben bu yüzden erkeklerden haz etmiyorum. Feminist değilim asla. Zira Allah’ın yarattığı erkek nesliyle bir derdim yok, haklarını yemiyorum, kendini her şeyin hakimi, kadını ayağının paspası zanneden erkek cinsinden ve zihniyetinden nefret ediyorum. Neyse Allah’ın sopası yok, hak yerini bulacak nasılsa.
Böylece de MaviGiz'in kitap mimini yerine getirmiş oluyorum. Pas atmayı sevmesem de bu kez atacağım, Hakan-Can ve Şeker Portakalı'na mimi yolluyorum. Olay şu; etkilendiğiniz bir kitabı anlatıyorsunuz. Aslında yer yer kendisinin çok kitap okuduğunu ima eden :) Zihin kurdu Artificial'i de mimlemek var, gelip de bu yazıyı okursan mimlendin Arti. İster yaz, ister sat, ister yanında yat...
şunun içinde;
aduuukettt,
dön bak aynaya bu sen misin hatırla,
faydalı şeyler,
içsel ateşlenmeler,
mimm
21 yorum:
12 Mart 2009 Perşembe
Schomoto-Kendini Gerçekleştiren Kehanet
Höf yazmak isteyip de yazamamak ne bayık bir şeymiş. Kolera gözlerinden öpüyorum; ‘vaktimi benden çalan çok, kurtulmak ne zor iş imiş…’
Ne uzun zamandır bu yazıyı bitirmeye çalışıyorum bilseniz...
Bir ara türlü vesilelerle mevzusu açılmış bir konuya parmaklarımı tek tek basacağım. Kişisel Gelişim derslerinde de ısrarla üzerinde durduğum bir konu ayrıca. He bir de Google’dan bana “beni geliştir” diye gelen faili meçhulün de isteğini yerine getirmiş oluyorum. Negzel di mi? :D
Bunun adı “Kendini Gerçekleştiren Kehanet”. Diğer bir adı schomoto. Japonlar böyle demiş. Veya caponlar, jvc yani :P Şaka şaka alakası yok, psikolojide öyle demişler sadece. İngilizler de "Pygmalion effect" demiş, Pygmalion diye bir adamın hikayesinden yola çıkarak, ben hikayeyi pek alakadar bulmadığım için bahsetmeyeceğim. Psikolojiyle ilgili olanlar için; konumuzun “Çapa” veya “Pavlov şartlanması” ile de ilgisi var sayılır. Ancak bilimsel mesele ve ifadelere girmeyip, anatemayı kurcalayağım. (Link sığdıramadım, -şu- da var.)
Ayrıca bunun şu "The Secret" kitabıyla en ufak alakası yok, baştan belirteyim, bu konuda hassasım! Zaten kişisel gelişimci olarak kişisel gelişim kitaplarıyla ilgili fikirlerimi şurda da anlatmıştım.
Şimdi olay şu; hepimizin hayata dair öngörüleri, önyargıları vardır değil mi? Bunlar bazen iyimser olmakla birlikte maalesef çoğu zaman karamsar ve olumsuzdur. Bunların içine şartlanmalar, batıl inançlar, takıntılar da girer.
Mesela; “Kara kedi gördüm, bugün günüm kötü geçecek.”
“Ne zaman bu kazağı giysem bir terslik oluyor.”
“Neye gıcık olsam habire karşıma çıkıyor.”
“Bütün terslikler beni bulur zaten.”
“Bende şans olsaydı, ohooo.”
“Bak ben istedim ya, şimdi kesin olmaz bu.”
“Olmayacak gibi geliyor.”
“Köprünün üstünden geçersem, yıkılacakmış gibi bir hisse kapılıyorum.”
“İki otobüsün arasından hayatta geçemem, sıkışırmışım gibi geliyor.”
Eee ?? Eesi şu; evvela bu tarz inançların, düşüncelerin kaynak yeri bilinçaltı. Nasıl olmuşsa olmuş bu inanışlar oraya bir kere kaydedilmiş. Bir şey bilinçaltına kaydolduysa her şeyi etkiler. Artık her benzer durumda aynı duygular harekete geçer. İşte çapa ve şartlanma denen şey tam olarak bu.
Bu harekete geçişin de elbette etkileri olur.
Çünkü;
İnsan beyninde 4 temel dalga var ( alfa, beta, delta, teta). İnsandaki her düşünce bir elektromanyetik dalga olarak dışa çıkar. Bu dalgayı biz göremesek de vardır ve bu dalga, cisimleri, hatta başka kişileri etkisi altına alır. O yüzden hani biri bize bakarken hisseder ve ‘biri bana bakıyor’ diye dönüp adama bakarız, mesela. Ya da annelerin bebeklerinin acıktığını yanında olmasa bile hissetmesi gibi. Bilinçaltından bilinçaltına yol vardır.
Bilinçaltından kainata da yol vardır. Biz düşüncelerimizle kainata bir mesaj veririz, belki farkında bile olmadan. Bizden çıkan bu enerjinin haddi hesabı olmadığı gibi, ne kadar ve nasıl bağlantılar oluşturduğunu çözmenin de imkanı yok.
Tekrar bu şartlanma, takıntı, batıl inançlarımıza dönersek..
Kişi bir şeye inanırsa, bilinçaltı o şey olana kadar beyni kodlar. Beyinde böyle bir bölüm var, algıda seçicilik vs. de bu bölümde yer alıyor.
Tam da burda bilimden kopmanın zamanı geliyor. Şimdi ben bu arabaya bindiğim gün kaza yapacağıma inanırsam, benden çıkan dalga arabayı mı etkiler? Yoo, sen bu kadar ısrarla inanırsan Allah da senin için onu yaratır. (Bu kısmın aslı o kadar karışık ki, ama özü bu) Olmayan bir şeyden korkmak, olması için dua etmenin bir şekli oluyor.
Buna fiili dua diyoruz. Dil söylemese de hal lisanının ifade ettiği şeyler.
Buraya şu hadis-i şerifi de ekleyeyim; "Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır." (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)
Niye insanın istemediği kıl burnunda biter? Düşüncesi buna bu kadar odaklanırsa göreceği de odur ancak.
Hayatta her şey Allah'ın izin vermesiyle gerçekleşir. Buna inanıyoruz değil mi? Peki O, neden bizi mutsuz etmek istesin ki? Neden hoşlanmadığımız, korktuğumuz şeyleri başımıza getirsin? Olanda hayır vardı hani, görüntüde şer olsa da. Ve neden biz başımıza gelecek menfi şeylere odaklanıyoruz?
Allah'tan istediğimiz şeylere dikkat lütfen.
Ama ben istemiyorum ki!
İyi düşün, öyleyse neden istemediğin bu şeylere bu kadar yer veriyorsun zihninde?
Ne uzun zamandır bu yazıyı bitirmeye çalışıyorum bilseniz...
Bir ara türlü vesilelerle mevzusu açılmış bir konuya parmaklarımı tek tek basacağım. Kişisel Gelişim derslerinde de ısrarla üzerinde durduğum bir konu ayrıca. He bir de Google’dan bana “beni geliştir” diye gelen faili meçhulün de isteğini yerine getirmiş oluyorum. Negzel di mi? :D
Bunun adı “Kendini Gerçekleştiren Kehanet”. Diğer bir adı schomoto. Japonlar böyle demiş. Veya caponlar, jvc yani :P Şaka şaka alakası yok, psikolojide öyle demişler sadece. İngilizler de "Pygmalion effect" demiş, Pygmalion diye bir adamın hikayesinden yola çıkarak, ben hikayeyi pek alakadar bulmadığım için bahsetmeyeceğim. Psikolojiyle ilgili olanlar için; konumuzun “Çapa” veya “Pavlov şartlanması” ile de ilgisi var sayılır. Ancak bilimsel mesele ve ifadelere girmeyip, anatemayı kurcalayağım. (Link sığdıramadım, -şu- da var.)
Ayrıca bunun şu "The Secret" kitabıyla en ufak alakası yok, baştan belirteyim, bu konuda hassasım! Zaten kişisel gelişimci olarak kişisel gelişim kitaplarıyla ilgili fikirlerimi şurda da anlatmıştım.
Şimdi olay şu; hepimizin hayata dair öngörüleri, önyargıları vardır değil mi? Bunlar bazen iyimser olmakla birlikte maalesef çoğu zaman karamsar ve olumsuzdur. Bunların içine şartlanmalar, batıl inançlar, takıntılar da girer.
Mesela; “Kara kedi gördüm, bugün günüm kötü geçecek.”
“Ne zaman bu kazağı giysem bir terslik oluyor.”
“Neye gıcık olsam habire karşıma çıkıyor.”
“Bütün terslikler beni bulur zaten.”
“Bende şans olsaydı, ohooo.”
“Bak ben istedim ya, şimdi kesin olmaz bu.”
“Olmayacak gibi geliyor.”
“Köprünün üstünden geçersem, yıkılacakmış gibi bir hisse kapılıyorum.”
“İki otobüsün arasından hayatta geçemem, sıkışırmışım gibi geliyor.”
Eee ?? Eesi şu; evvela bu tarz inançların, düşüncelerin kaynak yeri bilinçaltı. Nasıl olmuşsa olmuş bu inanışlar oraya bir kere kaydedilmiş. Bir şey bilinçaltına kaydolduysa her şeyi etkiler. Artık her benzer durumda aynı duygular harekete geçer. İşte çapa ve şartlanma denen şey tam olarak bu.
Bu harekete geçişin de elbette etkileri olur.
Çünkü;
İnsan beyninde 4 temel dalga var ( alfa, beta, delta, teta). İnsandaki her düşünce bir elektromanyetik dalga olarak dışa çıkar. Bu dalgayı biz göremesek de vardır ve bu dalga, cisimleri, hatta başka kişileri etkisi altına alır. O yüzden hani biri bize bakarken hisseder ve ‘biri bana bakıyor’ diye dönüp adama bakarız, mesela. Ya da annelerin bebeklerinin acıktığını yanında olmasa bile hissetmesi gibi. Bilinçaltından bilinçaltına yol vardır.
Bilinçaltından kainata da yol vardır. Biz düşüncelerimizle kainata bir mesaj veririz, belki farkında bile olmadan. Bizden çıkan bu enerjinin haddi hesabı olmadığı gibi, ne kadar ve nasıl bağlantılar oluşturduğunu çözmenin de imkanı yok.
Tekrar bu şartlanma, takıntı, batıl inançlarımıza dönersek..
Kişi bir şeye inanırsa, bilinçaltı o şey olana kadar beyni kodlar. Beyinde böyle bir bölüm var, algıda seçicilik vs. de bu bölümde yer alıyor.
Tam da burda bilimden kopmanın zamanı geliyor. Şimdi ben bu arabaya bindiğim gün kaza yapacağıma inanırsam, benden çıkan dalga arabayı mı etkiler? Yoo, sen bu kadar ısrarla inanırsan Allah da senin için onu yaratır. (Bu kısmın aslı o kadar karışık ki, ama özü bu) Olmayan bir şeyden korkmak, olması için dua etmenin bir şekli oluyor.
Buna fiili dua diyoruz. Dil söylemese de hal lisanının ifade ettiği şeyler.
Buraya şu hadis-i şerifi de ekleyeyim; "Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır." (Süyûtî, el-
Niye insanın istemediği kıl burnunda biter? Düşüncesi buna bu kadar odaklanırsa göreceği de odur ancak.
Hayatta her şey Allah'ın izin vermesiyle gerçekleşir. Buna inanıyoruz değil mi? Peki O, neden bizi mutsuz etmek istesin ki? Neden hoşlanmadığımız, korktuğumuz şeyleri başımıza getirsin? Olanda hayır vardı hani, görüntüde şer olsa da. Ve neden biz başımıza gelecek menfi şeylere odaklanıyoruz?
Allah'tan istediğimiz şeylere dikkat lütfen.
Ama ben istemiyorum ki!
İyi düşün, öyleyse neden istemediğin bu şeylere bu kadar yer veriyorsun zihninde?
1 Mart 2009 Pazar
büyük buluşma :)
Hey blog, dün çok sıradışı bir şey oldu.
SaNanaAki BananeSaN'la been buluştuk. Ehe, negzel :) İşin sıradışılığı şu; ikimiz de ilk kez internetten tanıştığımız biriyle kanlı canlı görüştük. Sanalı reele taşıdık yani. Burdan tanışmamıza vesile olan Blog Çarşısı blogunun sahibesi ÇilekliSüt'e de teşekkürü bir borç biliyorum ;)
Valla pek sevinçliyim bu konuda, çünkü bizim çakma japon hakkaten çakma japonmuş ve dünya tatlısı, nur yüzlü, zapzarif bir kız. Evet, bizzat tasdik ediyorum efendim. Nice görüşmelere diyorum...
Birlikte güzel bir Mesnevi dersine katıldık. Daha doğrusu ben SaN'ın katıldığı derse ilk kez katıldım. Mesnevi apayrı, olağanüstü, acayip kafa patlatıcı bir şey. O kadar aklı zorluyor ki, yani aslında kalbi de zorluyor. Bir çok temsil, teşbih, simge, imge.. Tam bana göre :) Bir söz var ya hani "metaforlarımın anaforunda boğulacaksın" diye, aynen öyle...
Dün denk geldiğim hikayeyi aktarmak istiyorum. Mesnevi'de en sevdiğim hikayeye tesadüf etmiş olmaktan ötürü de ayrıca mutluyum.
“Bir tacirin, kafesinde mahpus, güzel bir papağanı vardı ki, onu çok seviyordu.
Bir gün tacir Hindistan tarafına ticaret için hazırlığa başladı. Giderken papağanına da, “Sana Hindistan’dan ne getireyim?” diye sordu.
Papağan, “Oradaki papağanlara benim halimden bahset ve selamımı ilet” dedi.
Mahpus papağan hal lisanı ile Hindistan’daki papağanlara şunu diyordu;
“Sizlere özenen bu mahpus papağan bir av tuzağına düştü. Ömür boyu kafese mahkum oldu. Size selam göndererek sizden çare, yardım ve rehberlik etmenizi ümid ediyor.”
Tacir Hindistan’a varınca, daldan dala konan birkaç papağan gördü. Onlara seslenerek papağanının selamını söyledi. Bu selam, Hind papağanlarını çok duygulandırdı. Öyle ki içlerinden biri duydukları karşısında titredi titredi düştü, nefesi kesildi ve öldü.
Tacir bu hale hayret etti ve söylediğine pişman olarak söylendi;
“Bir canlının ölümüne sebep oldum, bu işi niye yaptım” diyerek üzüldü.
Dönüşte tacir olanları papağanına anlattı. Sahibini dikkatle dinleyen papağan, tacirin sözleri biter bitmez, istediği cevabı almış olarak, aynı Hind papağanı gibi titreyerek kafesin zeminine düştü ve kaskatı kesildi.
Bunu gören tacir yerinden fırlayarak üzüntüden başındaki külahı çıkarıp yere çarptı. Son derece müteessir olmuş, feryad ü figana başlamıştı.
Nihayet tacir, ölü papağanı kafesten çıkardı ve gömmek için hazırlığa başladı.
İşte bu esnada, ölü taklidi yapan papağan birden canlanıverdi, uçtu ve yüksek bir ağacın dalına kondu.
Tacir hayretler içinde kuşa seslendi;
“Ey kuşum! Allah aşkına halini bana bildir. Bu yaptığının sırrı nedir? Anlat da ben de bu esrardan nasibimi alayım.”
Bunun üzerine papağan şöyle cevap verdi;
“Haberini getirdiğin Hind papağanı bana hal dili ile nasihat etti. “Sen de benim gibi öl de, esaretten kurtul” dedi. Ben de verilen talimatı yerine getirdim. Kendimi öldürdüm ve kurtuldum!..
Ey efendi! Ben esirlikten kurtuldum şimdi asıl vatanıma dönüyorum. Sen de benim gibi yaparsan, ten kafesinden kurtulur, asli vatanına, yani baban Hz.Adem’in geldiği yer olan cennete dönersin! Bu çamur bedenden sıyrılıp ulviyete kavuşursun, yücelirsin!..”
Gelelim hikayedeki temsillere;
Papağan; bedenin yani nefsin esaretine giren ruhu,
Hind papağanları; dünya lezzetlerinden sıyrılmış evliyaullahı,
Hind’deki papağanların talimatı; Hz.Pergamber sas’in “Ölmeden önce ölünüz” hadisini temsil eder.
Şimdi evvela bu hikayeyi bu kadar özetleyip pek çok sırlı yerini atladığım için Hz.Mevlana’dan özür diliyorum. İlgili olanların, hatta olmayanların bile, bu hikayeyi tüm metaforlarıyla düşüne düşüne tamamen okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Üstüne ben bir açıklama yapmıyorum, hem haddim değil, hem herkesin aldığı hisse farklıdır, hem de bu mevzu derya kadar uzun…
SaNanaAki BananeSaN'la been buluştuk. Ehe, negzel :) İşin sıradışılığı şu; ikimiz de ilk kez internetten tanıştığımız biriyle kanlı canlı görüştük. Sanalı reele taşıdık yani. Burdan tanışmamıza vesile olan Blog Çarşısı blogunun sahibesi ÇilekliSüt'e de teşekkürü bir borç biliyorum ;)
Valla pek sevinçliyim bu konuda, çünkü bizim çakma japon hakkaten çakma japonmuş ve dünya tatlısı, nur yüzlü, zapzarif bir kız. Evet, bizzat tasdik ediyorum efendim. Nice görüşmelere diyorum...
Birlikte güzel bir Mesnevi dersine katıldık. Daha doğrusu ben SaN'ın katıldığı derse ilk kez katıldım. Mesnevi apayrı, olağanüstü, acayip kafa patlatıcı bir şey. O kadar aklı zorluyor ki, yani aslında kalbi de zorluyor. Bir çok temsil, teşbih, simge, imge.. Tam bana göre :) Bir söz var ya hani "metaforlarımın anaforunda boğulacaksın" diye, aynen öyle...
Dün denk geldiğim hikayeyi aktarmak istiyorum. Mesnevi'de en sevdiğim hikayeye tesadüf etmiş olmaktan ötürü de ayrıca mutluyum.
“Bir tacirin, kafesinde mahpus, güzel bir papağanı vardı ki, onu çok seviyordu.
Bir gün tacir Hindistan tarafına ticaret için hazırlığa başladı. Giderken papağanına da, “Sana Hindistan’dan ne getireyim?” diye sordu.
Papağan, “Oradaki papağanlara benim halimden bahset ve selamımı ilet” dedi.
Mahpus papağan hal lisanı ile Hindistan’daki papağanlara şunu diyordu;
“Sizlere özenen bu mahpus papağan bir av tuzağına düştü. Ömür boyu kafese mahkum oldu. Size selam göndererek sizden çare, yardım ve rehberlik etmenizi ümid ediyor.”
Tacir Hindistan’a varınca, daldan dala konan birkaç papağan gördü. Onlara seslenerek papağanının selamını söyledi. Bu selam, Hind papağanlarını çok duygulandırdı. Öyle ki içlerinden biri duydukları karşısında titredi titredi düştü, nefesi kesildi ve öldü.
Tacir bu hale hayret etti ve söylediğine pişman olarak söylendi;
“Bir canlının ölümüne sebep oldum, bu işi niye yaptım” diyerek üzüldü.
Dönüşte tacir olanları papağanına anlattı. Sahibini dikkatle dinleyen papağan, tacirin sözleri biter bitmez, istediği cevabı almış olarak, aynı Hind papağanı gibi titreyerek kafesin zeminine düştü ve kaskatı kesildi.
Bunu gören tacir yerinden fırlayarak üzüntüden başındaki külahı çıkarıp yere çarptı. Son derece müteessir olmuş, feryad ü figana başlamıştı.
Nihayet tacir, ölü papağanı kafesten çıkardı ve gömmek için hazırlığa başladı.
İşte bu esnada, ölü taklidi yapan papağan birden canlanıverdi, uçtu ve yüksek bir ağacın dalına kondu.
Tacir hayretler içinde kuşa seslendi;
“Ey kuşum! Allah aşkına halini bana bildir. Bu yaptığının sırrı nedir? Anlat da ben de bu esrardan nasibimi alayım.”
Bunun üzerine papağan şöyle cevap verdi;
“Haberini getirdiğin Hind papağanı bana hal dili ile nasihat etti. “Sen de benim gibi öl de, esaretten kurtul” dedi. Ben de verilen talimatı yerine getirdim. Kendimi öldürdüm ve kurtuldum!..
Ey efendi! Ben esirlikten kurtuldum şimdi asıl vatanıma dönüyorum. Sen de benim gibi yaparsan, ten kafesinden kurtulur, asli vatanına, yani baban Hz.Adem’in geldiği yer olan cennete dönersin! Bu çamur bedenden sıyrılıp ulviyete kavuşursun, yücelirsin!..”
Gelelim hikayedeki temsillere;
Papağan; bedenin yani nefsin esaretine giren ruhu,
Hind papağanları; dünya lezzetlerinden sıyrılmış evliyaullahı,
Hind’deki papağanların talimatı; Hz.Pergamber sas’in “Ölmeden önce ölünüz” hadisini temsil eder.
Şimdi evvela bu hikayeyi bu kadar özetleyip pek çok sırlı yerini atladığım için Hz.Mevlana’dan özür diliyorum. İlgili olanların, hatta olmayanların bile, bu hikayeyi tüm metaforlarıyla düşüne düşüne tamamen okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Üstüne ben bir açıklama yapmıyorum, hem haddim değil, hem herkesin aldığı hisse farklıdır, hem de bu mevzu derya kadar uzun…
18 Şubat 2009 Çarşamba
manik sütkolik
bu ara batsın bu dünya modundayım. neden? hamiyet teyze yüzünden. kendisi dr. olup alternatif tıpla da pek haşır neşir bir zattır. geçenlerde bana asla ve kat'a süt içmemem ve her türlü süt mamullerinden uzak durmam gerektiğini söyledi. o neden? kan grubum 0 diye. süt bende zehir etkisi yapıyormuş. anaam dünya başıma yıkıldı ya. sütkolikim ben, peynir canavarıyım, her şeye yoğurt katarım, bu bana söylenecek şey miydi ya? boynu bükük gezdim resmen kaç gün. (kaç? hadi 1 olsun :P ) ancak ve ancak gelgelelim gitgidelim ki ben sütten vazgeçmedim. ölümüm sütten olsun nolcek! yani aslında tırsmadım değil, o yüzden çocukluğumdan beri lıkır lıkır, durup durup, sıcak-soğuk içtiğim sütü azalttım. ama peynirden ölürüm de vazgeçmem. bu konuda ihtisas yaptım ben ne diosun sen hamiyet teyze!?tabi ufak bi araştırma da yapıverdim hemen. siteler arası çelişkileri de hemen yakaladım. mesela biri 0 grubu için zeytinyağını şiddetle tavsiye etmiş, öteki sakınması gerekenlere eklemiş. süt konusundaki açıklama da şöyle;
"0 grubu kana sahip olanlar süt ve süt ürünleri tüketimini mutlaka kısıtlamalıdırlar. çünkü 0 grubunun metabolizmaları genellikle süt ve süt ürünleri harcamaya müsait değildir ve bu besinlerin içinde onlara yararlı olduğu belirtilen hiçbir besin bulunmamaktadır."
bir de diyetleri var bu kan gruplarının ki hiç işim olmaz. hayatımda iki gün peşpeşe, hele ki aynı saatlerde aynı şeyi yapamamış biriyim, diş fırçalamaktan başka. ilaç bile kullanamam doğru dürüst, bir diyetim kalmıştı. bi kere kilo alma diyeti yapmıştım -ehe garip evet-, 2 gün sürdü. sıkılganlık eşiğim çok düşük, alışkanlık edinme eşiğimse çok yüksek, ulaşamıyorum.
bu konudan bana tek kalan yürek acısı :P tamam sütü azaltırım da peynirden beni ayırmasın Allah'ım :)
link de vereyim gidin bakın kendi grubunuza; bu, bu, bi de bu.
14 Şubat 2009 Cumartesi
güvenme-k
100 kişiye sorsak güvenebilir miyiz onlara?
100 güvenilir kişi bulabilir miyiz?
bilgisine, tecrübesine, fikrine, bakışına, duygusuna, eylemine güvenilecek kişileri bulabilir miyiz?
bulmaktan önce olmak, olmaya çalışmak var. ama bunun için yine o insanlara ihtiyaç var. örneğini görmeli insan. öyleyse aramalı.
fakat güven duygusu çok kompleks bir duygu.
her zaman açık kapı bırakmalı insanlara. çünkü herkes her an hata yapabilir. birine sınırsız dayandığı zaman insan, en ufak sallantıda düşer. düşer ve canı yanar.
birilerine güvenmeyi bu kadar da abartmamalı. güvenecekse Allah'a güvensin insan. O nasılsa hiç kazık atmaz, terketmez, yalnız bırakmaz, yanlış yol göstermez.
güven duygusunu hiç önemsemeyip, "benim kimseye güvenim yok" triplerine de girmemeli. kıvamı bozmadan, bunu ön plana koymadan, kimseye süperman muamelesi yapmadan, milleti kendin gibi olmak zorunda bırakmadan dengeyi sağlamalı.
aslında zor ikna olunan bir konu. genelde çok kişi çok dem vuruyor güvenden. yediği kazıkları (burdaki kazık genel mânâda, her türlü sırtından bıçaklama, yüz üstü bırakma, terketme, sözünden dönme gibi faaliyetler kapsam dahilindedir) iç âleminin baş köşesinde saklıyor, gün gelip 'vay başıma gelenler' zılgıtı çekmek için. yazılar, şiirler, şarkılar, filmler, hikâyeler, muhabbetler bu yönde. şimdi tut bu kadar yaralıya, "kardeşim niye bu kadar abartıyorsun, imtihan dünyasında insanlarla berabersek, insanlarla imtihan olacağız elbet, bu kadar basit" de.
ama insanın içinde var kendine acı çektirmek. hani sanatın mayası da acı ya, kimse vazgeçmiyor derdini sırtında, omzunda, kafasında, gönlünde taşımaktan.
"bırak bu dramatik havaları" demiştim birine bir gün, kaldıramadı. belki ben umarsızım, ama işin aslı taştan duvar değilim tabi, sadece uzatmıyorum, dramatize etmeyi, başroldeki hülya koçyiğit olmayı sevmiyorum. gözümde herkes değerli ama bu onlara çok güvenmemi gerektirmiyor. bu bir çelişki mi? yok canım ne alâka! biraz tefekkür lütfen...
100 güvenilir kişi bulabilir miyiz?
bilgisine, tecrübesine, fikrine, bakışına, duygusuna, eylemine güvenilecek kişileri bulabilir miyiz?
bulmaktan önce olmak, olmaya çalışmak var. ama bunun için yine o insanlara ihtiyaç var. örneğini görmeli insan. öyleyse aramalı.
fakat güven duygusu çok kompleks bir duygu.
her zaman açık kapı bırakmalı insanlara. çünkü herkes her an hata yapabilir. birine sınırsız dayandığı zaman insan, en ufak sallantıda düşer. düşer ve canı yanar.
birilerine güvenmeyi bu kadar da abartmamalı. güvenecekse Allah'a güvensin insan. O nasılsa hiç kazık atmaz, terketmez, yalnız bırakmaz, yanlış yol göstermez.
güven duygusunu hiç önemsemeyip, "benim kimseye güvenim yok" triplerine de girmemeli. kıvamı bozmadan, bunu ön plana koymadan, kimseye süperman muamelesi yapmadan, milleti kendin gibi olmak zorunda bırakmadan dengeyi sağlamalı.
aslında zor ikna olunan bir konu. genelde çok kişi çok dem vuruyor güvenden. yediği kazıkları (burdaki kazık genel mânâda, her türlü sırtından bıçaklama, yüz üstü bırakma, terketme, sözünden dönme gibi faaliyetler kapsam dahilindedir) iç âleminin baş köşesinde saklıyor, gün gelip 'vay başıma gelenler' zılgıtı çekmek için. yazılar, şiirler, şarkılar, filmler, hikâyeler, muhabbetler bu yönde. şimdi tut bu kadar yaralıya, "kardeşim niye bu kadar abartıyorsun, imtihan dünyasında insanlarla berabersek, insanlarla imtihan olacağız elbet, bu kadar basit" de.
ama insanın içinde var kendine acı çektirmek. hani sanatın mayası da acı ya, kimse vazgeçmiyor derdini sırtında, omzunda, kafasında, gönlünde taşımaktan.
"bırak bu dramatik havaları" demiştim birine bir gün, kaldıramadı. belki ben umarsızım, ama işin aslı taştan duvar değilim tabi, sadece uzatmıyorum, dramatize etmeyi, başroldeki hülya koçyiğit olmayı sevmiyorum. gözümde herkes değerli ama bu onlara çok güvenmemi gerektirmiyor. bu bir çelişki mi? yok canım ne alâka! biraz tefekkür lütfen...
14 Ocak 2009 Çarşamba
bir kaç not
Senai Demirci'yi uzaktan severim. Dün yanımdan geçip bana bakarken bi selam verseydi daha severdim. Genelde hep selamlarlar beni bu tanınmış şahsiyetler, neyse.
Kısa kısa dün S.Demirci'nin Filistin'le ilgili sözlerini aktarmak istiyorum. Sevgili seyirciler İstanbul'daysanız, Altunizade Kültür Merkezi'nde Senai Demirci'nin "Meşk ü Muhabbet" sohbetlerini takip ediniz. Bir dahaki toplantı 10 Şubat saat 20.00'de.
Duayla başladı;
"Ya Rabbi!
Kardeşlerimiz öldürülürken, evlerimizde hâlâ gülebilen bu dudaklarla sana dua ediyoruz.
Kardeşlerimizin evleri yıkılırken, gecenin karanlığına terkedilirken, şehit edilirken, sıcak yataklarımızda derin uykulara dalabilen bu bedenlerimizle huzurundayız.
Ateş kesmiş dudaklardan ateşkes dilenmekten bizi muhafaza eyle."
...
Şükür ki adımız Fatıma diye öldürülüyoruz. Şükür ki adımız Hasan, Hüseyin diye öldürülüyoruz. Şükür ki biz öldürülüyoruz, öldürenlerden olmuyoruz.
Tevbe Suresi'nde Allah, "Onlar canlarıyla, mallarıyla cenneti satın aldılar" buyuruyor. Müminin alış-verişi Allah iledir. Müşterisi Allah olan müminden canını ister Allah. Sahabeler bu alış-verişe ne kârlı bir iş diye bakmışlar.
Kendisi için can verilen bir din, bir inanç canlıdır. Uğrunda hayattan vazgeçilen bir din hayat doludur. Hala yaşıyor demektir.
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak uğrunda ölen varsa vatandır." -Mithat Cemal Kuntay-
1918-22 yılları arasında İstiklal Savaş'ında tüm Türkiye'deki şehitlerin sayısı 9000'di.
Filistin için şimdiye kadar kazanılmış şehit (şehit kaybedilmez çünkü) sayısı 500.000.
Bu rakamlar M.Cemal Kuntay'ın beyitini daha iyi anlamayı sağlıyor gerçekten.
Arif Nihat Asya, "Ebu Cehil ölmedi, Ebu Leheb kıtalar dolaşıyor." derken, bugünü de anlatıyor.
Dünden bugüne değişen bir şey yok. Fakat bu çağda bizler "kanıksama" illetine yakalandık.
Buna çare olarak Efendimiz *sas'in "Allah'ım hayretimi arttır." diye duası var. Bizim hayretimiz artmıyor, alışıyoruz her şeye. Kabulleniyoruz.
Şehitler sadece diri değildir, diriltir de. 15 gündür krizi unuttuk mesela. İnfak etmeyi öğrendik, kendimizden oradaki kardeşlerimize göndermeye başladık.
şükretmemiz gerek bir şeyler de var.
Son olarak; Hz. Fatıma, Hz.Hüseyin'i katledenlere diyor ki, "Siz Hüseyin'in dünyasını mahvettiniz. Oysa ki o, sizin ahiretinizi mahvetti."
Senai Demirci'nin bu konulardaki daha derin duygularını kendi kaleminden okumak isteyenler için yazıları burda;
04 Ocak 2009
11 Ocak 2009
Kısa kısa dün S.Demirci'nin Filistin'le ilgili sözlerini aktarmak istiyorum. Sevgili seyirciler İstanbul'daysanız, Altunizade Kültür Merkezi'nde Senai Demirci'nin "Meşk ü Muhabbet" sohbetlerini takip ediniz. Bir dahaki toplantı 10 Şubat saat 20.00'de.
Duayla başladı;
"Ya Rabbi!
Kardeşlerimiz öldürülürken, evlerimizde hâlâ gülebilen bu dudaklarla sana dua ediyoruz.
Kardeşlerimizin evleri yıkılırken, gecenin karanlığına terkedilirken, şehit edilirken, sıcak yataklarımızda derin uykulara dalabilen bu bedenlerimizle huzurundayız.
Ateş kesmiş dudaklardan ateşkes dilenmekten bizi muhafaza eyle."
...
Şükür ki adımız Fatıma diye öldürülüyoruz. Şükür ki adımız Hasan, Hüseyin diye öldürülüyoruz. Şükür ki biz öldürülüyoruz, öldürenlerden olmuyoruz.
Tevbe Suresi'nde Allah, "Onlar canlarıyla, mallarıyla cenneti satın aldılar" buyuruyor. Müminin alış-verişi Allah iledir. Müşterisi Allah olan müminden canını ister Allah. Sahabeler bu alış-verişe ne kârlı bir iş diye bakmışlar.
Kendisi için can verilen bir din, bir inanç canlıdır. Uğrunda hayattan vazgeçilen bir din hayat doludur. Hala yaşıyor demektir.
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak uğrunda ölen varsa vatandır." -Mithat Cemal Kuntay-
1918-22 yılları arasında İstiklal Savaş'ında tüm Türkiye'deki şehitlerin sayısı 9000'di.
Filistin için şimdiye kadar kazanılmış şehit (şehit kaybedilmez çünkü) sayısı 500.000.
Bu rakamlar M.Cemal Kuntay'ın beyitini daha iyi anlamayı sağlıyor gerçekten.
Arif Nihat Asya, "Ebu Cehil ölmedi, Ebu Leheb kıtalar dolaşıyor." derken, bugünü de anlatıyor.
Dünden bugüne değişen bir şey yok. Fakat bu çağda bizler "kanıksama" illetine yakalandık.
Buna çare olarak Efendimiz *sas'in "Allah'ım hayretimi arttır." diye duası var. Bizim hayretimiz artmıyor, alışıyoruz her şeye. Kabulleniyoruz.
Şehitler sadece diri değildir, diriltir de. 15 gündür krizi unuttuk mesela. İnfak etmeyi öğrendik, kendimizden oradaki kardeşlerimize göndermeye başladık.
şükretmemiz gerek bir şeyler de var.
Son olarak; Hz. Fatıma, Hz.Hüseyin'i katledenlere diyor ki, "Siz Hüseyin'in dünyasını mahvettiniz. Oysa ki o, sizin ahiretinizi mahvetti."
Senai Demirci'nin bu konulardaki daha derin duygularını kendi kaleminden okumak isteyenler için yazıları burda;
04 Ocak 2009
11 Ocak 2009
18 Aralık 2008 Perşembe
fresh air please!
kapalı mekanda sigara içmek yasaklandı yasaklanalı millet sokakta, caddede, otobüs durağında, dükkan önlerinde, kısaca açık alanın verdiği tüm imkanları kullanmak suretiyle her yerde sigara içiyor.
ya kardeşim hava alacak yer kalmadı şehirde.
adamın sevmediği kıl burnunda bitermiş ya, ne zaman sokağa çıksam önümde sigara püfürdeten biri bitiveriyor. otobüs bekliyorum, Allah'ım niye nefes alamıyorum diyorum, kim içiyor gene diyorum, bakıyorum hemen sağımda, solumda ya da arkamda, böyle bi sobeleme felaketi an be an.
gene kapalı mekanda içirsinler şu zıkkımı ya, memleketin havası bozuldu bu yasaktan sonra. oksijen zaten azalmıştı, yok araba egzozu, yok hönküre hönküre giden otobüsler, böğüren kamyonlar...
kötü kokulara hassasım ama olmasam da zararlı nihayette.
hadi motorlu taşıtları geç, bari sigara içilmesin.
şimdi sigara içenler de, kardeşim kapalı mekanda içme, açık havada içme, amma karıştınız nerde içeceğiz diye feryad ü figan eyleyebilir haliyle. e içme o zaman, çok matahtı ya sigara içmek, hem suçlu hem güçlü olma sen de. git evinde iç, aileni zehirle.
elalemin böyle rahatsız edilmesi ve zehirlenmesine siz deyin insan hakları ihlali, ben diyeyim kul hakkı.
sigara içenleri çeşitli dernek faaliyetlerine davet ediyorum. ikad-der bunlardan birisi.
İstanbul kadın kuruluşları derneği. uy-ma isimli proje gönüllülerinden biriyim ben de.
uyuşturucu madde bağımlılığı ve bağımlılık yapan madde kullanımlarını önlemeye, halkı bilinçlendirmeye çalışan faaliyetler içerisindeler.
sigara da bu maddelerden biri haliyle.
bununla ilgili yakın zamanda beylere bir seminer var. ancak gitmeden önce aramak gerekiyor çünkü yer kısıtlı. bilgiler de şöyle, ilgilere duyrulur.
Eğitim tarihi: 27 Aralık Cumartesi
Eğitim Saati: 13 00
Eğitim adresi: Hanımlar İlim ve Kültür Derneği-Haseki- 0212 588 45 96
Eğitimi veren:Narkotik Şubesi Eğitim Müdürlüğü, SERKAN DÜZENLİ
ya kardeşim hava alacak yer kalmadı şehirde.
adamın sevmediği kıl burnunda bitermiş ya, ne zaman sokağa çıksam önümde sigara püfürdeten biri bitiveriyor. otobüs bekliyorum, Allah'ım niye nefes alamıyorum diyorum, kim içiyor gene diyorum, bakıyorum hemen sağımda, solumda ya da arkamda, böyle bi sobeleme felaketi an be an.
gene kapalı mekanda içirsinler şu zıkkımı ya, memleketin havası bozuldu bu yasaktan sonra. oksijen zaten azalmıştı, yok araba egzozu, yok hönküre hönküre giden otobüsler, böğüren kamyonlar...
kötü kokulara hassasım ama olmasam da zararlı nihayette.
hadi motorlu taşıtları geç, bari sigara içilmesin.
şimdi sigara içenler de, kardeşim kapalı mekanda içme, açık havada içme, amma karıştınız nerde içeceğiz diye feryad ü figan eyleyebilir haliyle. e içme o zaman, çok matahtı ya sigara içmek, hem suçlu hem güçlü olma sen de. git evinde iç, aileni zehirle.
elalemin böyle rahatsız edilmesi ve zehirlenmesine siz deyin insan hakları ihlali, ben diyeyim kul hakkı.
sigara içenleri çeşitli dernek faaliyetlerine davet ediyorum. ikad-der bunlardan birisi.
İstanbul kadın kuruluşları derneği. uy-ma isimli proje gönüllülerinden biriyim ben de.
uyuşturucu madde bağımlılığı ve bağımlılık yapan madde kullanımlarını önlemeye, halkı bilinçlendirmeye çalışan faaliyetler içerisindeler.
sigara da bu maddelerden biri haliyle.
bununla ilgili yakın zamanda beylere bir seminer var. ancak gitmeden önce aramak gerekiyor çünkü yer kısıtlı. bilgiler de şöyle, ilgilere duyrulur.
Eğitim tarihi: 27 Aralık Cumartesi
Eğitim Saati: 13 00
Eğitim adresi: Hanımlar İlim ve Kültür Derneği-Haseki- 0212 588 45 96
Eğitimi veren:Narkotik Şubesi Eğitim Müdürlüğü, SERKAN DÜZENLİ
5 Aralık 2008 Cuma
gelişen kişi modeli
son yılların büyük bombası, kişisel gelişim furyası.
bu cümle kişisel gelişimle uğraşan biri olarak, benim işime ters görünürde. ama bir takım kişisel gelişimcilerin, kişilerin sadece egolarını ve hırslarını geliştirme çabası, işi iyice soytarılığa dönüştürmüş durumda.
tek tip insan yaratma, herkesin istediği her şeyi yapabileceği kandırmacası, sürekli isteme, daha fazlasını isteme ve sürekli büyüyen bir bencillik.
işi para tezgahına dönüştüren pek çok şovmen türediği için, kişisel gelişim de amacından sapma yoluna sürüklendi. dünyadan daha fazlasını kapmaya endeksli hale getirilen insanlara ruhlarının ihtiyacı unutturuldu.
anlattıkları hikayeler ne kadar içses, içsel mutluluk, spiritüel yolculuk falandan bahsetse de alt metinde kaderin tamamen senin elinde, her şeyi baştan yaratabilirsin tarzı boyunu aşmış mesajlar var.
"o yaptı, sen de yaparsın. herkesin içinde bir milyoner yatar" türü gaz bombalarıyla kaç kişinin hayatı çökmüştür kim bilir. hayır kardeşim, herkes aynı ölçüde başarılı olamaz. bi kere herkesin fıtratı, mizacı, yeteneği farklı. artı bu dünyada illa çok zengin olmak niye gereksin ki. 'içindeki devi uyandır' kitabı baya baya buna özendirir mesela.
tuzak büyük, çünkü insanın var olan bir kudreti olsa da sınırlı ve bu kendisine sınırsızmış gibi lanse edildiğinde ve buna inandırıldığında, gerçekler karşısında yıkımı büyük olacaktır. her şey yüzde yüz insanın eline verilmemiştir ve halledemeyeceği şeyler karşısında, gücünün sınırını kabul edip mutlak kudrete teslim olması onun ruhunu daha geliştirecektir. acziyetini itiraf da bir olgunluktur zira.
bir kaç kişisel gelişim kitabı ismi yazayım da daha iyi anlaşılsın demek istediğim;
"Egoist olma sanatı"
"Sen Tanrısın"
"Yarının Tanrısı"
"Tanrı gibi olmak"
insan olmayı çok becermiş gibi bi de gözünü tanrı olmaya dikmiş birinden hangi kişiliği geliştirmesi beklenir ki. bu kadar da kibir akla ziyan doğrusu. insan içindeki değeri farketme işini şımarıklığa vurunca saçma sapan bir şey çıkıyor ortaya.
bu kitapların amaçları konusunda da şüpheliyim doğrusu. ve merak ediyorum bu yazarlar gerçekten huzurlu mu? kendilerine gerçekten ayna tutmuş ve tüm kusurlarından kurtulmuşlar mı? belki kötü niyetliyim ama bana öyle gelmiyor.
mesela bir tanesi önsözünde ciddi ciddi yazmış "bu kitabı ilk okuduğunuzda her şey belki değişmeyecek ama 2. okuyuşunuzdan sonra kesinlikle hayatınız değişecek". ben buna sadece "hadi ordan" derim.
enteresan belki, kişisel gelişimle ilgili çalışmalar yapıyorum ama ben bile sevmiyorum bu kitapları. bu kadar hava sıkılmaz ki, bi kitapla insan hayatı değişmez ki.
taktik de belli zaten, önce hayatından bezdirilir insanlar; bi isyan ettirilir, bi batsın bu dünya dedirtilir, kendilerine 'sizin de yaşadığınız hayat mı be kardeşim' denir, bu cümle beyinlerinde yankılanana kadar tekrarlanır. e sonra insanlar tabi,' ben mutsuzum, ben daha iyilerine layığım hadi beni değiştir, hadi beni geliştir' diye bu insanlara para akıtır.
milleti önce tatminsizleştirip sonra mutlu etmeye çalışırmış gibi yapan çarpık bir mevzu.
önemli olan insan olmak kardeşim, şişmanlar da mutlu olabilir, yoksullar da.
ama huzuru arayan insan iman olmadıkça mutlu olamaz.
özellikle yalnız kaldığında.
bu cümle kişisel gelişimle uğraşan biri olarak, benim işime ters görünürde. ama bir takım kişisel gelişimcilerin, kişilerin sadece egolarını ve hırslarını geliştirme çabası, işi iyice soytarılığa dönüştürmüş durumda.
tek tip insan yaratma, herkesin istediği her şeyi yapabileceği kandırmacası, sürekli isteme, daha fazlasını isteme ve sürekli büyüyen bir bencillik.
işi para tezgahına dönüştüren pek çok şovmen türediği için, kişisel gelişim de amacından sapma yoluna sürüklendi. dünyadan daha fazlasını kapmaya endeksli hale getirilen insanlara ruhlarının ihtiyacı unutturuldu.
anlattıkları hikayeler ne kadar içses, içsel mutluluk, spiritüel yolculuk falandan bahsetse de alt metinde kaderin tamamen senin elinde, her şeyi baştan yaratabilirsin tarzı boyunu aşmış mesajlar var.
"o yaptı, sen de yaparsın. herkesin içinde bir milyoner yatar" türü gaz bombalarıyla kaç kişinin hayatı çökmüştür kim bilir. hayır kardeşim, herkes aynı ölçüde başarılı olamaz. bi kere herkesin fıtratı, mizacı, yeteneği farklı. artı bu dünyada illa çok zengin olmak niye gereksin ki. 'içindeki devi uyandır' kitabı baya baya buna özendirir mesela.
tuzak büyük, çünkü insanın var olan bir kudreti olsa da sınırlı ve bu kendisine sınırsızmış gibi lanse edildiğinde ve buna inandırıldığında, gerçekler karşısında yıkımı büyük olacaktır. her şey yüzde yüz insanın eline verilmemiştir ve halledemeyeceği şeyler karşısında, gücünün sınırını kabul edip mutlak kudrete teslim olması onun ruhunu daha geliştirecektir. acziyetini itiraf da bir olgunluktur zira.
bir kaç kişisel gelişim kitabı ismi yazayım da daha iyi anlaşılsın demek istediğim;
"Egoist olma sanatı"
"Sen Tanrısın"
"Yarının Tanrısı"
"Tanrı gibi olmak"
insan olmayı çok becermiş gibi bi de gözünü tanrı olmaya dikmiş birinden hangi kişiliği geliştirmesi beklenir ki. bu kadar da kibir akla ziyan doğrusu. insan içindeki değeri farketme işini şımarıklığa vurunca saçma sapan bir şey çıkıyor ortaya.
bu kitapların amaçları konusunda da şüpheliyim doğrusu. ve merak ediyorum bu yazarlar gerçekten huzurlu mu? kendilerine gerçekten ayna tutmuş ve tüm kusurlarından kurtulmuşlar mı? belki kötü niyetliyim ama bana öyle gelmiyor.
mesela bir tanesi önsözünde ciddi ciddi yazmış "bu kitabı ilk okuduğunuzda her şey belki değişmeyecek ama 2. okuyuşunuzdan sonra kesinlikle hayatınız değişecek". ben buna sadece "hadi ordan" derim.
enteresan belki, kişisel gelişimle ilgili çalışmalar yapıyorum ama ben bile sevmiyorum bu kitapları. bu kadar hava sıkılmaz ki, bi kitapla insan hayatı değişmez ki.
taktik de belli zaten, önce hayatından bezdirilir insanlar; bi isyan ettirilir, bi batsın bu dünya dedirtilir, kendilerine 'sizin de yaşadığınız hayat mı be kardeşim' denir, bu cümle beyinlerinde yankılanana kadar tekrarlanır. e sonra insanlar tabi,' ben mutsuzum, ben daha iyilerine layığım hadi beni değiştir, hadi beni geliştir' diye bu insanlara para akıtır.
milleti önce tatminsizleştirip sonra mutlu etmeye çalışırmış gibi yapan çarpık bir mevzu.
önemli olan insan olmak kardeşim, şişmanlar da mutlu olabilir, yoksullar da.
ama huzuru arayan insan iman olmadıkça mutlu olamaz.
özellikle yalnız kaldığında.
6 Kasım 2008 Perşembe
hey gidi gençlik çekeceğin var elimden
gençlerle yeni bişeyler denemeye başladık hadi hayırlısı bakalım.kendi ergenliğimi hatırlıyorum onları gördükçe.
ama hiçbirinde bulamıyorum kendimdeki halleri.
ya biz, yani ben ve şeyma, şeyma ki benim ergenliğimdeki baş kahramandır benden sonraki, öf uzun bi cümle oldu baştan kurulmalı.
diyorum ki biz sanki başka bir alemden gelmiştik.
misal; 14 yaşındaydık ve gidip radikal gazetesi alırdık sık sık. sorular sorardık, gündemi takip ederdik, milleti eleştirirdik, dünyadaki olaylara bakardık, yorum yapardık. en güzeli de 30umuza kadar planlamıştık yapacaklarımızı, ha hepsi olamadı o ayrı.
bir gün "ideal insan modeli" diye bir başlık atmıştık, altına da idealimizdeki insanın 40 özelliğini, erdemini yazmıştık.
saçma sapan şeyleri kafaya takmazdık. öyle depresyonlara girmezdik olur olmadık.
cıvık muhabbetler de etmezdik. söyleyecek çok şeyimiz vardı ama. hiç bi lafın altında kalmazdık, hiç bi konuya bön bön bakmazdık. yani çalışsak seminer bile verebilirdik.
belki de biz anormaldik. gerçi bunu da hiç inkar etmedik. ama hiç de pişman olmadık bu halimiz yüzünden.
o yaş döneminde çok öğrencim oldu. kimse yanlış anlamasın, burdan okuyanlar da var biliyorum. hep aradım o frekansı yakalamış birini. nadiren bulur gibi oldum, genelde bulamadım. çocuklara hedeflerini sorduğumda çok azı kâle alınır cevaplar verdi şimdiye kadar, ki benim hedef edindiğim yaştan da ilerdeydiler bir çoğu.
şimdi yapmaya çalışacağım şey biraz da bu. gençlik elimden çekecek biraz. düşünen, soran, bulan, bilen bir nesil olsun. gözlerinde bir anlam olsun. asiliği maharet saymayan, isyan edecekse, öfkesini de doğru yere harcayan, duygusunu doğru kullanan bir nesil olsun.
üstad necip fazıl yaşasa da ziyaretine gitsek, konuşsak bunları.
onun da dediği gibi; bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)