kendine gel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendine gel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2009 Salı

fobik reaksiyon

Çok enteresan yeni bir fobimi keşfettim. Daha doğrusu çocukluğumdan kalıp bende küçük çaplı travma etkisi yaratan bir mevzu gün ışığına çıktı ve bu kez yakalandı.

Ben 7 yaşımdayken bir gün bir gün bütün çocuklar bir evde toplandık. En küçükleri bendim bunların. O büyük çocuklar da her şeye merak salma, sadistleşme, korkutmaca oynama dönemlerindeydiler.

Akşam oldu biz bir odaya kapandık, bunlar açtılar bir kitap başladılar karanlıkta okumaya. Karanlıkta nasıl mı okudular, şu basınca kırmızı küçük ışık çıkaran anahtarlıklarla. Okudukları kitap da kıyamet alametlerini anlatıyor. Bunlar bir okuyup bir bağırıyorlar, ben de doğuştan var olan soğukkanlılığımla dinliyorum ama korkudan gebermeye de başlıyorum ufaktan. Sur’a üflenince insanlar camlardan dışarı bakar bakmaz gözleri akacakmış ve daha neler neler.. Hangi kitapsa o, hâlâ bulabilmiş değilim.

Daha fazla dayanamayıp annemin yanına gittim. Ve o gece resmen ve alenen hallüsinasyon gördüm. Arkamda beyaz kefenli iki insan görmüştüm evde.
Eh gayet tahmin edilesi şekilde bir daha karanlıkta uyuyadım, 7 yıl süresince. Sonra Felak-Nas dualarının okunması gerektiğini öğrendiğim gün karanlık fobim sona erdi. İşte duanın terapi gücü.

Fakaaaat... geçen gün bir ortamda yine kıyametle ilgili enteresan şeylerden bahsedildi. Benim de zevzekliğim tuttu, benim hesaplarıma göre daha vakti değil, çeyizlerim boşuna mı bekliyor hem falan. Daha bi dolu şey.

Benn gece bir kâbus görmüşümm. Amanın da amanınn... Korku filmleri halt etmiş yanında. Bir kıyamet sahnesiydi, burda anlatmaya mecalim yetmez. Bir gümbürtüydü ki of of. Sonra da ben bir uyandım, gecenin 4’ü. Daha da uyuyamadım, ömrümde bu kadar korktuğum bir elin parmaklarını geçmez.

İnanılmaz korktum ya dehşet bir şey. İnsan ne kadar aciz bir yaratık. Normalde fobim falan yoktur ama bir rüyayla iş nasıl bitiyor.

Sonra düşününce anladım ki o 7 yaşımdaki şeyi ben derinlere hapsetmişim, o hep orda durmuş meğer. Tekrar gündeme gelince de hortladı böyle. Bende acaip bir kıyamet fobisi var. Yalnız kendime terapi yapmayı düşünmüyorum. Herhalde kıyametten korkmak çok anormal olmasa gerek. Hem adam olmaya itici bir yönü de var. Böyle kalmasına karar verdim. Ama o kâbustan bir tane daha kesinlikle istemiyorum, burda anlaşalım lütfen alt beyincim.

17 Haziran 2009 Çarşamba

abidig gubidik twist twist

Bu ara bişeyler yazmak istiyorum ama içimden gelmiyor. Napalım zorla mı bacım biraderim?

Bu ara istediğim çok şey olmuyor diye de üzülecek değilim. Niye, aptal mıyım? İnsanlar üzülür, normali bu canım. Üzül diyorum kendime yani, kaçırma bunları ey okur. Ama o da gelmiyor içimden. Yine de mutluyum ya ona yanıyorum. İçimden sadece kitap okumak ve örgü örmek geliyor, buna rağmen mutluyum. Nasıl bir saflıktır bu? İç konuşmalarım çok çelişkili açıklamalar yapıyor. Misal, şimdi de diyor ki, saflık kalbin güzelliğindendir. Nasıl da kotarıyor kendini.

Mesela bu ara kızacak bir şeyler olsun istiyorum, bir şeylere kızmak istiyorum ama yok. Tüh kısacası.

Ve sanırım buna biz kaşınma diyoruz, yani yakında birilerinin beni kızdırması muhtemeldir. Ay heyecanlandım şimdi, kavga mı var :D Yok canım manyak değilim o kadar, dilimde benim dilimde. Özümde iyi biriyim :)

Blog blooog, sallan da kendine gel, uyan da balığa çıkalım!
(Peşpeşe sesli olarak ‘blog’ dememeniz tavsiye olunur. Dedin değil mi? E ben demiştim.)

Not: Ay yazmazsam çatlarım. Bu yazıyı yayınlayınca çıkan ekranda reklam çıktı, "Boy uzatmak artık sorun değil" mi ne diyor, o kısma bakıcam şimdi tekrar. Ahahaha yani çok güldüm, bana çıkabilecek en son reklam, daha nereye uzuyorum kardeşim, ceviz mi toplayacaz :D

29 Mayıs 2009 Cuma

şaşkın

Ben zannederdim ki unutulurum. Arayıp sormayıp uğramayınca silinirim. Kendim gibi sanmışım onları. Binlerce kişinin içinden beni hatırlamazlar sanmışım.

İki saniyede adımı söyleyip, halimden hatrımdan, anamdan babamdan sorulup, üstüne de selam yollanınca şoke olurum böyle. Utancımdan kimseye soramam 'Onun adı neydi?' diye.

İki gün içinde on defa yedim bu vefa tokadını. Beni hatırlamak şöyle dursun, benim için bir şeyler yapmaya çalışılınca yerin dibinden ellerini öptüm mübareklerin. Güzel insan olmak böyle bir şey ola gerek.

Kendi gibi sanmamalıymış insan başkalarını, hele ki o mübarekleri.

Ah bana ah, nasıl da öğrenmem gerekiyor onlardan vefayı.

24 Mayıs 2009 Pazar

Lâf u Güzaf

Sıkıldım herkesin her şeyden şikayet etmesinden, olur olmadık her konuda ahkâm kesmesinden.

Kahve köşelerinden televizyon programlarına, altın günlerinden üniversite gençliğine her Türk evladı enn havalı bürokrat, diplomat edalarını takınıp (çünkü akşam TV başında çıkarılır o takılan eda) başlar hararetle memleketin hâli muhabbetine. Genel tavır nedir söyleyeyim. Kimse kimseyi beğenmiyordur, kimse kimseden ve hiç bir şeyden memnun değildir.

Hâlâ pek çok yerde Eurovision’un ne kadar çocukça olduğu yorumlarını okuyorum. Kim yazıyor? Daha iyisini bulmuş (!), ömrü organizasyonlarda geçmiş (!) sevgili taş çatlasa 20-25 yaş grubu akranlarım başta olmak üzere, “Ben de entelim, ben de, ben de” diye yırtınan herkes. Yap daha iyisini topla dünyayı abicim, kim tuttu seni?

Geçenlerde yine biri, kafasına polisin bazı durumlarda parmak izi almasına takmış. Neden polis ona güvenmiyormuş? Bu tutum halkı polisten soğutuyormuş. Pardon da neden karşılıksız güvensin, göbek bağını polis mi kesti? Tedbir akıldandır. Sen neden polise güvenmemek için bu kadar isteklisin?

Sonra bu yaşanan tüm olaylarda, Cumhurbaşkanı’nın yargılanması, Engerekon (!), 1 Mayıs, Mardin, domuz gribi, şampiyona vs, vs.. Birden milletin her kesiminden minik minik savcılık oynayan tipler türer, herkes avukat, herkes sosyolog, psikolog , doktor kesilir. Herkes köşe yazarı oluverir, hatta herkes hakim olur çıkar. Bu son tipler, gerçekte de alçak tepeleri kendilerinin imal ettiklerini sanan tipitiplerdir.

Yok Eurovision saçmadır, yok aslında her şeyi ilk biz bulmuşuzdur, yok hükümet işini yapmıyordur, yok polis şöyledir, belediyeler böyledir, meclis öyledir, yök öyledir, yok böyledir. En basitinden evinde mutfağını silen kadın, bir misafir toplantısında birden din âlimi, 2 dakika sonra siyasi parti kadın kolu başkanı, 2 dakika daha sonra ilçe emniyet müdürü falan oluverir. Hepsinde de öyle astığı astık, kestiği kestik. Hele erkekler, ay ay ay...

Konu futbol olur, herkes Rıdvan Dilmen’dir. Seçim olur, herkes analist, herkes siyasi bilimler mezunu. Başlar temcit pilavı ikram edilmeye. “Bu hükümet şöyle de böyle de.. Bu adam çalıyor çırpıyor..” Çalıp çırpmak farz ya. Ya da daha ağırı; herkes başkasını kendinden bilirmiş, demek o başa geçse çalıp çırpacak, yoksa nerden bilsin her önüne gelenin çaldığını.

Bizim yüce Türk milleti kadar ukalalığı seven ama hiç icraate girmeyen millet var mı acaba?

Ne çok seviyoruz ona buna iş öğretmeyi. Tabi her şeyin en iyisini biz biliyoruz. Âlemin akıllısı da biziz. Ama gelgelelim (sakın gelme) onca laf salatasının içinden çıkıp işe gelince tırt. Neden? Çünkü armudun iyisini ayılar yer. En iyi biz biliriz, en iyiyi biz biliriz, elalem yapar biz yeriz. Budur!

Fakat ne var ki âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Hadi bakalım çok bilmiş Yüce Türk. Açıkla bu çelişkiyi!

Senin ülken burası. Sen kalk bir şey yapsana. Oturduğun koltuk rahat, atıyorsun bir tarafından. Her hatada suçlayacak biri arıyorsun. Şamar oğlanları türetmekten başka bişey bildiğin yok, sızlanmaktan, haddini aşmaktan başka bir şey yaptığın yok.
Çözüm üretemediğin her sorun için ettiğin her laf, gevezelikten başkası değil.

Bu arada ben verdiğim hiçbir örnekte kimseyi savunmuyorum, hiçbir şeyi desteklemiyorum ya da kösteklemiyorum. Benim de hoşlanmadığım şeyler var, hele ki bu memlekette bir insan evladına yapabilecek en büyük kazığı yediğimi düşünüyorum ama ahkam kesilerek, ağlayıp zırlayarak, tükürük atma yarışıyla bir yere varılacağını sanmıyorum.

Bu da cuk oturmuşun yandan yemişi, yine de en iyisi;

4 Mayıs 2009 Pazartesi

aklımdaki başlığı yazmayacağım

Aptal olduğunu düşündüğüm için sevmediğim insanlar var. Hatta şöyle söyleyeyim, etrafımda sevmediğim hepi topu 3–4 kişi var, onlar da aptal. Aklını kullanamayan kişiye tahammül etmeyi öğrenemedim hala.
Ama bugün fark ettim ki, aklı öne sürerek insanları beğenmemek aslında bir çeşit kibir.
“Ben akıllıyım ve onun aptal olduğunu fark edebiliyorum. Hatta fark etmekten öte, onun aptal olduğuna karar verdim. Hey dostum sen aptalsın, ben senle yumurta bile tokuşturmam.
Aaaahh-ha-ha-haaaaa küçük aptaaaalll…”

N’olmuş aptalsa, sonuçta insan. Sonuçta onun da verecek bazı hesapları var. Sonuçta onu da yaratan bir Rabbi var. Sonuçta o da bir şeyler hissediyor kendince, sana belki çok uzak olsa bile.
O da bi yerlerde senin onu küçük gördüğünü anlatıyor birilerine. O da farkında bir şeylerin.
Hayatta güzel bir şeyler yaşamak için çok akıllı olmak gerekmiyor. İyi niyetli olmak gerekiyor. Akıldan önce kalp var. İman bile aklın kabul etmesiyle değil, kalbin kabul etmesiyle hakikatini buluyor. Belki onun kalbi senden daha güzel, daha sevimli.

Ve bir şey daha. Aptal dediğim kişiler hakkında ben öyle düşünüyorum, ama belki de herkes benimle aynı fikirde değil. Başkası da onları akıllı buluyor belki. Belki benim akledemeğim bir şeyi onlar akıl ediyor. Belki ben kendimi çok akıllı zannediyorum. Belki ben kibirden ölüyorum. Bir takım malum mahlûkatlar da benim bu halime bi taraflarıyla gülüyorlar belki.

Olamaz mı? Olabilir.

7 Nisan 2009 Salı

bi gidin ya...

anaam, ibo'nun lafına mı geliyorum yoksa;
'oxford vardı da biz mi okumadık!' diyesim geliyor habire.
höf, ne çok soracak hesabım var.

kafaya da koydum, gönlüme de, bu memleket bana dar.
üç beden büyüğüm ben buralara.
evet, kendimi beğenmişim, kibirliyim, canıma değsin.

istidadıma gem vuranlar utansın.

anam-babam-bacım... bir de İstanbul.
başka da özleyecek bir şeyim yok.

not; bu yazının her an kendini imha etme potansiyeli vardır. çok kafa yormayın.

ay Çilekli yaa, okuyorsan, bu mart-nisan aylarındaki gezegenlerin üzerimde menfi etkisi mi var? bi açıklasan, kafayı yiyeceğim..

son olarak;
lorem ispum dolor sit amet...

11 Şubat 2009 Çarşamba

Filistin'de kadın olmak


böyle bir yazı yazmak geçti aklımdan, gözlerim doldu, midem kalktı, tüylerim ürperdi, kollarım uyuştu, bütün harfler korkudan en derin köşelere saklandılar...hiç bir şey yazamadım...
kanım dondu, dumur oldum, onun yerine kendini koymak mı, dayanamadım, dua ettim...

14 Ocak 2009 Çarşamba

sakıncalı










bu listenin tamamında (317 ürün) kullandığım 11 ürün vardı, bu sayının azlığına şükrediyorum. 11 ürünün 8'ini bilmiyordum, 3'ünü ben seçmiyordum, vazgeçmek zor olmayacak. 6 yıldır zaten bunların çoğunu bilinçli olarak boykot ediyorum, bir kısmını da bilmeyip, zaten kullanmıyordum. microsoft olayını da ne yapacağız bilmiyorum.
bu da mimdi. mim paslama işini sevmedim ben, alan var almayan var. teklif yok isteyen alsın.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Bir Avuç Firavun

Yine mim, bu sefer Filistin. Tereddütsüz kabul. Ama düşünceler çok kabarık.
2002’de Filistinli küçük kızın haykırışı kulaklarımda;

“Her sabah çocuklarını öpen babalar!
UTANIN! UTANIN! UTANIN!”

Hala hiçbir şey yokmuş gibi davranan herkes, elini açıp dua etmekten aciz herkes, televizyonu kapatınca duygusu biten herkes, utanın, utanın, utanın…

2002’den bu yana aslında Filistin’de hep aynı manzara vardı, peki aklımız nerdeydi?

Artık bir şeyleri görme vaktidir, dünyanın lunapark olmadığını anlama vaktidir.

İsrailoğulları tarih boyunca her sığındığı memleketten kovulmuştur. Her yerde tatsızlık, arsızlık çıkarmış bir milletin hiç değişmeyen ve büyümeyen şımarık çocukları olmuşlardır.
İspanya’dan da kovulduklarında Osmanlı onları himaye etmiştir. Ne diye ettiyse böyle nankör bir milleti, illa ki vardır bir hikmeti. İçtiği kaba pisleme en bariz özelliklerinden olan İsrailoğulları, bugün Türkiye’ye kafa tutuyor, Filistin konusunda İsrail’i kınadığı için.
Başbakanın cevabı ise gediğe oturtulan taşlardandı; “Biz kovulduğunuz zaman, dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan Osmanlı'nın torunu olarak konuşuyoruz. Sıradan bir ülkenin lideri olarak konuşmuyoruz"

Daha 100 yıl öncesinde Osmanlı sınırları içinde olan Filistin, bugün bir avuç soyu bozuğun dünyanın en büyük vahşetini sergilediği sahne halinde.
Sadece bir asır önce bizim için, Kayseri’den, Adana’dan bir farkı olmayan Filistin, bugün dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumda. Etrafı duvarlarla örülü bir toplama kampı..
Filistin bizdendir, biz de Filistin’deniz. Sanki elin ülkesiymiş gibi algılanmasının sonu gelmeli artık. Ama yazık ki yüreği kıt, duygu kabızı bir kısım türk medyası iğrenç ruhlarını yansıtmaya çekinmiyor. Hangisini saysak;

• TRT'nin ilk günkü yayınında "Hamas'ın füze saldırısına misilleme olarak İsrail'in Hamas mevzilerini vurmaya çalışırken sivilleri de vurmak zorunda kalışını mı?
• Sedat Laçiner'in sorunun kökeninde Hamas'ın olduğu ve çözümün Hamas'ın siyaset sahnesinden tamamen ortadan kaldırılmasıyla gelebileceği kehanetlerini mi?
• Zaman gazetesinden Ahmet Turan Alkan'ın Esad'ın gerçekleştirdiği Hama katliamına kadar geri giderek, eğer İhvan'ın çağrısı olmasaydı Esad bu katliamı gerçekleştirmeyecekti minvalli "İslami terör"e vurgu yapan satırlarını mı?
• Yine Zaman'dan, uzmanlığını İsrail basınını takibe borçlu Fikret Ertan'ın "soğukkanlı" yorumlar eşliğinde (üstelik yazısının sonuna tarafsız bir siyasi tahlil yapmaya çalıştığı şerhi düşerek) İsrail'in bu saldırıyı yapmak zorunda olduğunu -insanın kanını dondururcasına sakin bir edayla- anlatışını mı?
• Fatih Çekirge'nin Hamas militanlarının bebekleri havaya kaldıran görüntülerinden (sıkılıp bıktığını) iğrendiğini belirten ve "Ölmeyi bile bilmiyorsunuz; ölmeyi bilmeyen nasıl savaş kazanır…" diyerek içindeki İslam düşmanlığını salyalar eşliğinde akıttığı satırlarını mı?

Kime yaranmaya çalıştıkları belli. Ama hiçbir şeyin farkında olmadıkları da belli.
Dünyada batı uygarlığı kadar pahalıya mal olan bir uygarlık var olmamıştır. Amerika, 4 ırkın 3’ünü mahvetmiştir.
Önce Kızılderilileri yok etti, bugün müzelik birkaç sayılı kişi kaldı ki, nesillerinin artma imkanı yok.
Siyahları köleleştirdi. Tüm Afrika’yı köle edindi, koca bir ırkın özgüvenini yerle bir etti.
Sarıları sömürdü, Çin’i, Hindistan’ı ve daha nicesini..
Dünya ekonomisinin yarısı Amerika’nın elinde. %25’ini kendi ülkesinde, %25’ini diğer ülkelerde tüketiyor.
Batı medeniyeti sanayi devriminden sonra, teknolojiyi geliştirip, üretim yaparken bir yandan da doğal dengeyi bozdu, buzullar eridi, küresel ısınma, üstüne sos niyetine küresel kriz çıktı.

Tüm dünyayı böylesine sömürmüş, böylesine harcamış, böylesine babasının malı gibi efelene efelene kullanmış batının fünyesi de İsrail’dir. Bu yüzden bu bir avuç, 6 milyonluk İsrail, bu kadar şımarabilmiş, bu kadar gözü dönmüştür.
Şimdi bu kadar arkası büyük bir vahşette, neden dünya sessiz kalıyor daha nettir herhalde.
Hep diyorum, İsrail’i durdurmak mümkün değil, yarın duracak, 2 yıl sonra yine başlayacak, hep olduğu gibi. O yüzden aldanmamalı ey halk, durursa bu zulüm, bitmiş değil, ara verilmiştir.
Tek çözüm inananların birlik olması, İslam dünyasının özbenliğine dönmesidir.

Dün Başbakan, Başbakanlık Acil Durum Genel Müdürlüğü tarafından açılan hesap numaralarını verdi. Kim olduğun fark etmez, bir lirayla da olsa senin de katkın olmalı. Elimden bir şey gelmez, bedduadan başka, demekten öteye geç artık.

Ziraat Bankası Aşağı Ayrancı Şubesi'nde 5555 555 nolu hesap.
Türkiye Halk Bankası Bakanlıklar Şubesi 05 00000 5 numaralı hesap.
Vakıflar Bankası Finans Market Şubesi 205 5555 numaralı hesap.

Bir de, boykot devlet boyutunda olmadıkça belki çözüme götürmeyecek ama bari vicdanını temizlemek için İsrail ürünlerini boykot et, göreceksin ki, yaşam şartların devam arz edebilecek, ölmeyeceksin.
İlla Filistin’e gidip savaşmayacağız herhalde, ama tarafımız belli olsun, fiillerimiz hissimizi yansıtsın, dille beden aynı şeyi söylesin, uyansın akıllarımız.

Son bir nükte, Musa as kıssasından haberdar olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.
Musa as İsrailoğullarını arz-ı mev’uda (vaat edilmiş topraklar) götürürken yolda Amâlika diye çok güçlü bir kavme rastlarlar ve yola devam edebilmek için onlarla savaşmaları gerekmektedir. Ancak kendileri için Kızıldeniz’i yaran, gökten türlü nimet indiren Allah’a nankörlükte ileri gitmiş İsrailoğulları, Musa as’a “Sen ve Rabbin gidin savaşın! Biz burada oturacağız!” (Maide Suresi, 24) demişlerdir.

Şimdi elimizden bir şey gelmez diyenler ve hatta Allah’ım sen onlara yardım et demekten başka bir şey yapmayanlar düşünsünler. Bu tavrın, “Allah’ım sen onları hallet, biz sonra belki gelir, bir şeyler yaparız” demekten ne farkı var?

edit not; mimi de kim isterse alsın, bence bunu okuyan herkes alsın.

30 Aralık 2008 Salı

Filistin, Filistin...

"O kimseler, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. .. Allah kendi dinine yardım eden, onu hakim kılmak için gayret edenlere yardım eder elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir." (Hac Suresi, 40)

"Allah yolunda göç edip de, sonra öldürülen veya ölenlere gelince, muhakkak ki Allah, onları en güzel rızıklarla besleyecektir. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en iyisidir. O onları hoşnut olacakları bir yere mutlaka yerleştirecektir." (Hac Suresi, 58-59)

ismi geçince yürek burkan, çaresiz, gamlı, onurlu, şerefli, hüzün diyarı Filistin...
dualar yeniden Filistin'e yöneliyor üç gündür. sonra yine unutulacak ama Filistin ağlamaya devam edecek. sonra yine büyük bir olay ve yine ekran karşısı duygusallıkları.
seni aklımdan çıkardığım her an için özür diliyorum Filistin. "Mü'minler bir bedenin âzâları gibidir, bir âzânın canı yanarsa, tüm bedende acısı hissedilir" hadisini özümseyemediğim her gün için utanıyorum.
sadece Filistin değil, Irak, Afganistan, Çeçenistan... barış getirilme vaadiyle, şekerle çocuk kandırılır gibi kandırılan dünyanın her yerindeki kardeşlerimi gönlümde hissetmek istiyorum.


İsrail'e şaşırmıyorum artık. kendi yazdıkları Tevrat'ta geçen ifadeler aynen şöyle;

“Vurun; gözünüz esirgemesin ve acımayın; ihtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun.” (TEVRAT, Hezekiel 9/5-6)

"İşte Rab'bin acımasız günü geliyor.(İşaya: 13/9)
Yakalananın bedeni delik deşik edilecek.
Ele geçen kılıçtan geçirilecek.
Yavruları gözleri önünde parçalanacak,
Evleri yağmalanacak,
Kadınlarının ırzına geçilecek. (İşaya: 15-16)
Hem yiğidi, hem kızı.
Emzikteki çocukla, ak saçlı adamı,
Dışarıdan kılıç, Ve içeriden dehşet telef edecek.
Hasımlarından öç alacağım, Ve benden nefret edenlere ödeyeceğim. "(Tesniye, 32/25)

"Onları tamamen yok edeceksin, onlarla ahdetmeyeceksin, onlara acımayacaksın." (Tesniye: 7/1-3)

Onlar bu yaptıklarının dinlerinin gereği olduğuna iman ediyorlar. peki insanları ruhen huzura kavuşturmak ve rehber olmak için var olan din kavramının içinde böyle emirler olabilir mi?
vahşeti, dehşeti, kan içmeyi, ırza geçmeyi, gözü dönmüşlüğü emreden bir din olabilir mi?
bu bile yahudiliğin tahrif edilmiş olduğunun kanıtıdır. ama gel gör ki bunu onlara anlatamazsınız ve bu zulüm durmaz.

tüm dünya İsrail'e dur diyor, bu kadarı fazla diyor, barış diyor. bunlar İsrail için anlamsız sözler, yukarıda kendi ayetlerinin sadece bir kısmı var. imanlarını kıyım üzerine, kendinden başkasını öldürmek üzre kurmuş birini artık durdurmak mümkün müdür?
ki onlar çocuklarını küçükten öldürmeye programlı yetiştiriyorlar, var mı ötesi?


ben bunun sona ermesini beklemiyorum. ben sadece Müslümanların kuvvetlenmesini, direnebilmesini, birlik olabilmesini diliyorum. elimden geleni yapmak istiyorum. Allah aşkına biri çıkıp desin, yukardaki uydurulmuş Tevrat ayetlerine bir tek benzer ayet var mı Kur'an'da? böylesine barıştan yana, Allah'ın merhametini ön planda tutan, mükemmel bir dinin mü'minleri nasıl olur da terörist olur?
ama yazık ki biz kendi yaşayamayışımızın bedelini İslam'a ödetiyoruz ve İslam terör dini gibi lanse edilmeye çalışılıyor.

buna rağmen, bu son katliamda bütün dünya İsrail'i kınadı ve çağrıda bulundu. çünkü insan olan buna dur derdi. müslüman olmayı kenara koy, bir insan vicdanı böyle bir şeyi kabul edemez, ediyorsa önünde büyük bir soru işareti vardır insan olmaya dair.
yalnız bir ülke buna karşı çıkmadı, sustu. cevap basit, Amerika. hiç ilginç değil, değil mi?

bir şey biliyorum ki, o bana sükûn veriyor;

"Nice memleket halkı vardır ki, zalim olduğu halde ona mühlet verdim, sonra onu azabımla alıverdim. Dönüş ancak banadır." (Hac Suresi, 48)

biz aciz insanlar pek çok şeyin sebebini ve hikmetini anlamaktan da aciziz. Allah Sabûr, yani çok sabırlıdır, insanı hemen cezalandırmaması suçlunun yaptığıyla kalacağı anlamına gelmez. ben ahirete iman ediyorum ve biliyorum ki dünya hayatı geçicidir. yapılan her şeyin karşılığı verilecektir. dökülen kanlar yerde kalmayacaktır asla.

ama bu bizden de hesap sorulmayacağı anlamına gelmiyor. aç komşusundan sorumlu bir mü'min, suçsuz yere öldürülen bir bebeğin katline engel olmak için elinden geleni yapmalı. bu illa can vermek demek değil. duaların gücü bilinseydi, diller durmazdı sanırım. her türlü yardım kampanyasıyla ve pek çok şekilde yanlarında olduğumuzu göstermeliyiz.
gördükleri karşısında ıssız adam filminde döktüğü göz yaşı kadar duygulanmıyorsa gönül, bir ayna bulup gözlerinin içine bakmalıdır kanımca.
(bu benzetmeyi filmi izlemediğim halde, her yerde hakkında okuduğum yazılardan dolayı yaptığımı belirtmek isterim.)

5 Aralık 2008 Cuma

gelişen kişi modeli

son yılların büyük bombası, kişisel gelişim furyası.
bu cümle kişisel gelişimle uğraşan biri olarak, benim işime ters görünürde. ama bir takım kişisel gelişimcilerin, kişilerin sadece egolarını ve hırslarını geliştirme çabası, işi iyice soytarılığa dönüştürmüş durumda.

tek tip insan yaratma, herkesin istediği her şeyi yapabileceği kandırmacası, sürekli isteme, daha fazlasını isteme ve sürekli büyüyen bir bencillik.

işi para tezgahına dönüştüren pek çok şovmen türediği için, kişisel gelişim de amacından sapma yoluna sürüklendi. dünyadan daha fazlasını kapmaya endeksli hale getirilen insanlara ruhlarının ihtiyacı unutturuldu.

anlattıkları hikayeler ne kadar içses, içsel mutluluk, spiritüel yolculuk falandan bahsetse de alt metinde kaderin tamamen senin elinde, her şeyi baştan yaratabilirsin tarzı boyunu aşmış mesajlar var.
"o yaptı, sen de yaparsın. herkesin içinde bir milyoner yatar" türü gaz bombalarıyla kaç kişinin hayatı çökmüştür kim bilir. hayır kardeşim, herkes aynı ölçüde başarılı olamaz. bi kere herkesin fıtratı, mizacı, yeteneği farklı. artı bu dünyada illa çok zengin olmak niye gereksin ki. 'içindeki devi uyandır' kitabı baya baya buna özendirir mesela.

tuzak büyük, çünkü insanın var olan bir kudreti olsa da sınırlı ve bu kendisine sınırsızmış gibi lanse edildiğinde ve buna inandırıldığında, gerçekler karşısında yıkımı büyük olacaktır. her şey yüzde yüz insanın eline verilmemiştir ve halledemeyeceği şeyler karşısında, gücünün sınırını kabul edip mutlak kudrete teslim olması onun ruhunu daha geliştirecektir. acziyetini itiraf da bir olgunluktur zira.

bir kaç kişisel gelişim kitabı ismi yazayım da daha iyi anlaşılsın demek istediğim;
"Egoist olma sanatı"
"Sen Tanrısın"
"Yarının Tanrısı"
"Tanrı gibi olmak"
insan olmayı çok becermiş gibi bi de gözünü tanrı olmaya dikmiş birinden hangi kişiliği geliştirmesi beklenir ki. bu kadar da kibir akla ziyan doğrusu. insan içindeki değeri farketme işini şımarıklığa vurunca saçma sapan bir şey çıkıyor ortaya.

bu kitapların amaçları konusunda da şüpheliyim doğrusu. ve merak ediyorum bu yazarlar gerçekten huzurlu mu? kendilerine gerçekten ayna tutmuş ve tüm kusurlarından kurtulmuşlar mı? belki kötü niyetliyim ama bana öyle gelmiyor.

mesela bir tanesi önsözünde ciddi ciddi yazmış "bu kitabı ilk okuduğunuzda her şey belki değişmeyecek ama 2. okuyuşunuzdan sonra kesinlikle hayatınız değişecek". ben buna sadece "hadi ordan" derim.
enteresan belki, kişisel gelişimle ilgili çalışmalar yapıyorum ama ben bile sevmiyorum bu kitapları. bu kadar hava sıkılmaz ki, bi kitapla insan hayatı değişmez ki.

taktik de belli zaten, önce hayatından bezdirilir insanlar; bi isyan ettirilir, bi batsın bu dünya dedirtilir, kendilerine 'sizin de yaşadığınız hayat mı be kardeşim' denir, bu cümle beyinlerinde yankılanana kadar tekrarlanır. e sonra insanlar tabi,' ben mutsuzum, ben daha iyilerine layığım hadi beni değiştir, hadi beni geliştir' diye bu insanlara para akıtır.
milleti önce tatminsizleştirip sonra mutlu etmeye çalışırmış gibi yapan çarpık bir mevzu.

önemli olan insan olmak kardeşim, şişmanlar da mutlu olabilir, yoksullar da.
ama huzuru arayan insan iman olmadıkça mutlu olamaz.
özellikle yalnız kaldığında.

30 Ekim 2008 Perşembe

bir ses ver

çok zamandır alışkınım susmaya. kelimesizliğin ayrı bir hüznü var. içimde biriktirdiklerim, ne olsa taşmıyor. ama kabımın genişliğinden değil sanki dibi delik, yer tutmuyor hiç bir şey. kendimden sakladıklarım ne zaman önüme çıkacak, çıkıp da beni yerle yeksan edecek diye beklerken hiç hareket yok.
hoş değil. değil biliyorum. bu kadar su gibi, kaldırma kuvveti yüksek olmadığımı biliyorum. bu kadar durgun olamayacağımı da. şu hüznün bir sebebi var, çözemiyorum. kendimden kaça kaça dönüşsüz uzaklıklar sınırını aşmışım, aslında farkındayım.
aylardır herkesin yaptığını yapıyorsam demek ki herkes böyle yaşıyor, böyle düşünüyor; yani pek düşünmüyor. ki benim alışık olmadığım bu. sorgulamadan, irdelemeden, çözmeden devam etmek bir şeylere. kimse gözümde hor değil, sadece bu benim tarzım değil.
herşeye eyvallah demek bana göre değil. hiç bir şeye isyan da etmedim asla. ortasını bulmuşken, teslimiyeti kıvama getirmişken, kaybetmeyi göze alamam.
kelimelerimi istiyorum ben, tüm noktalama işaretlerimle.

7 Ekim 2008 Salı

yoksa.. yoksa...aaaahh!

evde olmaya alışık olmayan bi bünye normalinden fazla evde kalırsa ne yapar??
cevapları bilahare bekliyorum.
bendeki tecellisi de şu; olur olmadık heeerrşeye merak salma.
böyle sıralı sırasız, vakitli vakitsiz, aşermek gibi.. kabus gibi.
önce iyiydi herşey, evde okunmayı bekleyen kitaplarla başladı, sonra bilgisayara atladım, sonuç ortada zaten, mahsülünü okuyorsunuz. sonra otlara sebzelere dadandım cilt bakımı davasına, sonra incik boncuk, sonra hep bi merak edip de araştırmaya vakit bulunamamış bin çeşitli mevzular, a bu arada evde köşe bucak bırakmaksızın her gün yeni bi yeri temizleme hırsı hepsinin üstünde tabi..
allaaahhm noluyor bana! içimdeki annem sinsi sinsi gülerek dışarı mı çıkıyor, dolunay mı var aylardır, hikayenin bu versiyonunda ben bi ev kızına mı dönüşüyorum yoksa?!
naayııır!
ama bi dakka! huh! allahtan hala yemek yapmaya merak salmadım. tutunacak bi dal buldum en azından, holey!

23 Eylül 2008 Salı

ev modu

bugün evde geçirdiğim dönemin doruk noktasına ulaştım. büyük bişi yaptım. ilk defa evin camlarını sildim. hem de hepsini. önce pencere önünün tozunu alacaktım. sonra gözüm cama takıldı. içimden gelen emre itaat edip gittim bi sürü bez aldım. şıraak diye açtım perdeleri başladım silmeye. başta niyetim sadece açılan kısımları silmekti, sonra içime sinmedi, sonra büyük kısım, sonra diğer oda, sonra dur ya noluo demeye fırsat bulamadan salon. şışşt kızım koca camlar senin haddin mi dedim dinletemedim. sildim valla. bunu da yaptım. üç ayda geldiğim nokta bu. artık kıvama geldim sanırım.

18 Eylül 2008 Perşembe

ölü ozanlar der.i sevenler kaleye mum diksin

Bir yarın düşleriz hep, bir türlü bugüne kavuşmayan
Bir zafer düşleriz hep, aslında gerçekleşmesini istemediğimiz
Yeni bir gün düşleriz, yeni bir gün başlamışken bile
Kavgalardan kaçarız, uğruna dövüşmemiz gerekse de
Ve biz hâlâ uyuyoruz.
Çağrıları duyarız, ama gerçekten önemsemeyiz asla
Gelecek için umutlanırız, ama gelecek bir plandan ibarettir yalnızca
Bilgeliği düşleriz, ama her gün kaçıp uzaklaşırız yanından
Bir kurtarıcı gelmesi için yalvarırız, ama bizim elimizdedir kurtulmak
Ve biz hâlâ uyuyoruz.
Ve biz hâlâ uyuyoruz.
Ve biz hâla yakarıyoruz.
Ve biz hâlâ korkuyoruz.
Ve biz hâlâ uyuyoruz.
Alintı:- Ölü Ozanlar Derneği; "Dead Poets Society"