Yeni bir şeyler yazmalıyım. Sırf yazmış olmak için yazıyorum şu an, saat sabahın 3'ü (hep böyle bir cümle kurmak istemiştim, ehe, kısmet..), aklım bomboştu, içinden blog geçti, dedim iki harf tıkırdatayım şenlik olsun...
İyiyim blog, nasıl olayım. Bak senle de senli-benli olmuşuz, o kadar mı yalnızım, yoo aslında.
Buraya babamla ilgili geçen sefer aklıma gelmemiş bir sürü şey yazmak isterim, lakin emin değilim. Ben hep etrafa yansıtmayanlar grubundan oldum, içimde oldu bitti çoğu zaman. Bu durumun da %30-40 yansımasını gördü etrafımdaki insanlar ve zaman da geçti biraz, şimdi yeni şeyler söyleyeyim diyorum. Ki zor, cidden zor ama o da olacak bir gün biliyorum.
Bu aralar bi de nasihat veresim var ele güne. Hoş benim neyime de, hani acım büyük ya, geçeyim baş köşeye, "Aman canlar!...." diyeyim, falan. Hiç de sevmem nasihatın iki tarafında olmayı da.
Ama şunu söyleyeceğim, az önce dedim ya ben etrafa yansıtmam diye, siz öyle yapmayın. Çok ciddiyim, yansıtın derdinizi de kederinizi de. Suyunu çıkarmadan tabi. Çünkü insanlar sizi anlamıyorlar başka türlü; derdinizi önemsemediğinizi zannediyorlar ya da çok güçlü olduğunuzu sanıp sizinle ilgilenme, empati kurma, sizi anlamaya çalışma gibi zahmetlere girmiyorlar. Siz içinizde yaşadıkça, gün olup an gelip de duygunuzu dışarı çıkarma hakkınızı da kaybediyorsunuz benden söylemesi. Kendim yaşadım da ordan biliyorum. Ben beceremiyorum siz yapmayın bari. Özünde insan desteğe muhtaç çünkü, kendi farkında olmasa bile (bu da ben oluyorum), bir zaman geliyor idrak ediveriyor bu gerçeği.
Evet nasihat bölümüm de böyleydi, elime sağlık.
Canım söylemek istedi, söyledim.
Peki.
Kaydı yayınla.
öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Nisan 2010 Pazar
9 Eylül 2009 Çarşamba
Eylül
Bir Eylül hayalim vardır benim. Eylül ve yağmur.. Öyle hüzün çağrıştırmaz bana sonbahar, ah ne romantik değildir. Huzurludur, dingindir, sakindir, koştursan da serinliğin letafeti yormaz seni. Öyle tatlı bir mevsimdir bahar, ilki de sonu da...Kimsenin bilmediği bir yerde olsam.. Bir küçük ahşap ev, yeşilliğin ortasında. Kocaman pencereleri, küçük bir verandası ve sonsuz bir bahçe. Bahçenin ağaçları olmasın, sadece çimenler ve ileride deniz..
Ben çimenlerin üzerinde uyurken üstüme hafiften bir yağmur yağsa. Melekler üstüme üstüme gelse, hepsi birden damlalarını bırakırken bana dokunsa...
Düşünecek bir şeyim olmamasını ister mi insan? Hiç bir seş düşünmesem, sadece yağmur yağsa, ben de dinlesem, dinlensem..
8 Ağustos 2009 Cumartesi
kısa bir hüzünden sonra...
Gün itibariyle blogumu rüyamda görmüş oldum. Hem de aklımdan en ufak köşesi geçmezken. Sayın Seyircilerim beni terk etmişler rüyamda, yazmıyorum diye herkescikler beni listelerinden çıkarmış.E şimdi ben napayım Sevgili okur, ya da okumaz? Kimseye nazımız geçmiyormuş rüya âleminde, hemencik unutulmuşum, benim neme gerek öyle okuyucu?
Yine de yazayım dedim bir kaç kelam. Adımız yürüsün ufaktan ufaktan. Hâlâ beni okuyan bir avuç dostum kaldıysa ömrümün son baharında diyerekten.
Görüşmeyeli görüşmeye pek niyet etmedim açıkçası. İnsanın her şeye hevesi bir anda nasıl yok oluyormuş anladım. Gerçi sonra toparladık geçti, insan her hâle girmeye müsait bir varlık ne de olsa. Sıkıntı da olur ferahlık da. Biz var gücümüzle dua ediyoruz babama, kanserini yenemeyecek bile olsa, iyilikle hayırlısı olduğu kadar aramızda kalsın diye.
Biliyor musun okuyucu, hastalıkla aram iyi olmuştur hep benim. Senede bir kere ancak hasta olduğum için olabilir tabi :) ama kulu Allah’a ciddi yaklaştıran bir şey. Acayip acizsin ve O’na sığınmaktan başka yapacak bir şeyin yok. İsyan da etmezsen acayip mükafatları var. Valla hastalık imtihanı bana daha değerli hissettiriyor, iletişim kanalları açılıyor sanki.
Bir de dostlar eleğin üstünde kalıyor ya, o da süper bir ayıklama sistemi. Ve çok şükür bizim o kadar çok dostumuz var ki, ağırladığımız misafirin ziyaretçinin haddi hesabı yok. Yalnız olmadığını bilmek çok güzel.
Bunun dışında ben yine elimde büyüteçle insanlar arasında gezip inceleme turlarındayım. Ne çok çeşit insan var şu gözünü sevdiğim dünyada. Misal; kimileri başkalarıyla tanışır tanışmaz senli-benli konuşmaya başlarlar. Sanki uzun zamandır tanışıyormuş gibi, ya da yaşça küçük olanların büyüklerle fazla yakınlığı olmadığı halde senli-benli konuşanları da mevcut. Yoo eleştirmiyorum, mümkündür. Sıcakkanlı bir milletin evladlarıyız nasılsa. Geçenlerde öyle bir kızla tanıştım da ordan geldi bu düşünceler.
Bir de beş dakikalık sohbetten sonra hayatının ayrıntılarını anlatanlar var. Daha karşısındakini tekrar görüp görmeyeceği bile belli değil ama sanki dersin kapı komşusu, lisede sıra arkadaşı falan. Yooo, onu da eleştirmiyorum.
Ancak gelgelelim (bu kelimeyi de hiç sevmem), bende doğuştan bir resmiyet var. İngiliz soyundan da gelmiyorum oysa ki ama görsen kraliyet ailesinin kaçırılmış çocuğu benim sanırsın. Kasıtlı yapmıyor olsam da yakın akraba ve komşularımız hariç her büyük insanla sizli konuşurum, sokakta, alış-verişte asla kimseye sen diye hitap etmem, hatta ilk tanıştığım insanlarla da bazen akranım bile olsa sizli konuşurum, öyle bir protokol edasıdır gider. Yani al beni şimdi first lady yap, hiç sırıtmaz üstümde :) şu anki sırıtmamı saymazsak tabi.
İşin sonunda ise şöyle bir durum var, bana kimse kolay kolay yaklaşamaz, soğuk nevale olduğumu düşünürler, hatta duyduğuma göre benden tırsanlar varmış iş ortamında. Diğer tür insanlarsa herkesin yakın arkadaşı, sevgi kelebeğidir. Ben sadece kibar olarak kalırım, onlar canayakındır, sıcacıktır.
Hmm bi an buzdolabı gibi hissettim kendimi. Fakat unutmamalı, ben bir İkizler olarak, şimdi bahsettiğimin tam tersiyim de aynı zamanda, her türlü istidadım mevcut. Hehe yaşasın ben :)
13 Haziran 2009 Cumartesi
ne ilginç değil mi?
Ben burada oturup kitabımı okurken ya da örgümü örerken mesela, insanlar ayrılıyor, kavuşuyor, seviniyor, ağlıyor, evleniyor, doğuruyor ve hatta ölüyor.
Ben internette takılırken bir gece yarısı, insanlar evimin önünden ambulansla geçiyor, hemen aşağımızdaki hastanenin Acil’ine geliyor ve yine ölüyor.
Ben sonra bir siteye tıklarken, karşıma bir ölüm haberi çıkıyor ve ben üzülüyorum.
Günler sonra üzüldüğüm kişinin, uğurlanan kişinin, evimin önünden geçen kişi olduğunu okuyorum. Bizim evin önünden hep ambulans geçiyor, ben evde otururken. Ben hep “Allah şifa versin” diyorum. O da kimine veriyor, kimininkini daha güzel bir mekâna saklıyor.
Ben kendi işlerimle meşgulken, bir kaç yüz metre ilerimizde koca bir kalabalık birini uğurluyor sonsuza.
Ben dergimin üzerindeki bir çift göze bakarken aklımdan bunlar geçiyor. Hay Allah!
Biz dursak da, hayat her koldan devam ediyor.
Ben internette takılırken bir gece yarısı, insanlar evimin önünden ambulansla geçiyor, hemen aşağımızdaki hastanenin Acil’ine geliyor ve yine ölüyor.
Ben sonra bir siteye tıklarken, karşıma bir ölüm haberi çıkıyor ve ben üzülüyorum.
Günler sonra üzüldüğüm kişinin, uğurlanan kişinin, evimin önünden geçen kişi olduğunu okuyorum. Bizim evin önünden hep ambulans geçiyor, ben evde otururken. Ben hep “Allah şifa versin” diyorum. O da kimine veriyor, kimininkini daha güzel bir mekâna saklıyor.
Ben kendi işlerimle meşgulken, bir kaç yüz metre ilerimizde koca bir kalabalık birini uğurluyor sonsuza.
Ben dergimin üzerindeki bir çift göze bakarken aklımdan bunlar geçiyor. Hay Allah!
Biz dursak da, hayat her koldan devam ediyor.
19 Nisan 2009 Pazar
Mommo - Kız Kardeşim
Abimle benim aramda iki yaş var. Beraber büyüdük, çok didişirdik, abim beni kendine rakip olarak görürdü, ondan 2 yıl sonra gelip mevcut ilgiyi ikiye böldüğüm için. Tabi bu tesbiti ben ancak seneler sonra yapacaktım. O zamanlar anca altta kalanın canı çıksın prensibiyle hareket ediyordum.Görüntüde çok sevgi dolu, dayanışma içinde geçmese de ilişkimiz, abimi hep çok sevdim. O da beni severdi de belli edemezdi, hâlâ da çok göstermesini bilmez. Sadece durur durur damardan girer, koparır meseleyi.
Bunları düşüne düşüne gittim Mommo’ya. İstedim ki kendimden bişeyler bulayım, duygulanayım, içim ısınsın falan. Geçen hafta haberlerde tanıtımını izlemiştim, çok ilgimi çekmişti, güzel bir şey bulacağıma inanmıştım.
Hikâye biri 9, diğeri 7 yaşında iki öksüz çocuğa ait. Annelerinin ölümünden sonra babaları tarafından da terk edilen, dedelerinin bakmaya çalıştığı, yuvaya gönderilme, Almanya’daki teyzelerinin yanına gönderilme, yani hep bi gönderilme söylentileri arasında kalmış iki çocuk.
Anadolu’nun bir köyünde geçen hikâye gerçek hayattan uyarlanmış. Bu, etkileyicilik açısından avantaj katıyor bence. Çünkü ben genelde gerçek olduğunu bildiğim filmlerden daha çok etkileniyorum.
Fakat, mealesef umduğumu bulamadım. O kadar sakin, o kadar tek düze, o kadar boşluklarla doluydu ki, hadi hareketlensin, hadi canlansın diye beklemekten içim geçti.
Filmin konuşulan ve bir anlam içeren sahnelerini ayıklasan elinde anca 20 dakika falan kalır diye düşünüyorum. Gerisi sessizlik, gereksiz görüntüler, beklemeler…
Filmin yönetmeni Atalay Taşdiken, bir reklam yönetmeni. Bu ilk sinema filmi. Bana düşündürttüğü şey şu oldu; bu adam filme de reklam mantığıyla yaklaşmış. Tek bir görüntüden ibaret sahneler, tek bir söz, yalınlık. Hani reklamlarda olur ya, dan diye bir görüntü çıkar, altına da tek bir cümle, ama sen anlarsın tüm mesajı. Ya da biri gelir sadece bir lâf eder ve bu slogan her şeyi anlatır. Aha film de bunlardan ibaretti. E ama seyirci bir açıklama ister, o sahnelerin altının doldurulmasını ister değil mi?
Sonra beni en çok hayal kırıklığına uğratan şey şuydu: Bu hikayeyi versen bir yabancı yönetmene, sular seller gibi bir drama çıkarır önüne. Ya hadi yabancıya gitmesin Mahsun’a ver, gör bak neler yapıyor adam bu hikayeyi. İki gözün iki çeşme olmazsa şerrrefsizim :))
Bir kere filmin adı Mommo, ben sandım ki kız kardeş mânâsına geliyor. Meğer çocukların korktukları bir hayal ürünüymüş. Filmde çocuklar bu Mommo dedikleri şeyden korkuyorlar, iki-üç sahne var bunla ilgili ama devamı yok, hatta ne başı ne sonu var. N’oldu o Mommo’ya, işin aslı neydi, nerden çıkmıştı, niye korkuyorlardı.. hiççç…
Minik oyuncular çok tatlıydılar ve gerçekten kabiliyetleri vardı. Ama ben yönetmenin bu kabiliyetleri de iyi değerlendiremediğini düşünüyorum. Çok daha güzel sözler yazabilirdi. Bir kelime söyleteceğine iki kelime söyletip kendini daha iyi ifade edebilirdi. Çocukların duruşlarına ve tavırlarına da daha iyi çeki düzen verebilirdi.
Sonuç olarak derim ki, film Almanya Nürnberg’de En İyi Film ve Seyirci Ödülü’nü almış, ben olsam vermezdim ama zaten kimse beni takmaz bu konuda.
Sinemaya gitmektense bekleyin televizyonda izlersiniz, der Pervane.
14 Şubat 2009 Cumartesi
güvenme-k
100 kişiye sorsak güvenebilir miyiz onlara?
100 güvenilir kişi bulabilir miyiz?
bilgisine, tecrübesine, fikrine, bakışına, duygusuna, eylemine güvenilecek kişileri bulabilir miyiz?
bulmaktan önce olmak, olmaya çalışmak var. ama bunun için yine o insanlara ihtiyaç var. örneğini görmeli insan. öyleyse aramalı.
fakat güven duygusu çok kompleks bir duygu.
her zaman açık kapı bırakmalı insanlara. çünkü herkes her an hata yapabilir. birine sınırsız dayandığı zaman insan, en ufak sallantıda düşer. düşer ve canı yanar.
birilerine güvenmeyi bu kadar da abartmamalı. güvenecekse Allah'a güvensin insan. O nasılsa hiç kazık atmaz, terketmez, yalnız bırakmaz, yanlış yol göstermez.
güven duygusunu hiç önemsemeyip, "benim kimseye güvenim yok" triplerine de girmemeli. kıvamı bozmadan, bunu ön plana koymadan, kimseye süperman muamelesi yapmadan, milleti kendin gibi olmak zorunda bırakmadan dengeyi sağlamalı.
aslında zor ikna olunan bir konu. genelde çok kişi çok dem vuruyor güvenden. yediği kazıkları (burdaki kazık genel mânâda, her türlü sırtından bıçaklama, yüz üstü bırakma, terketme, sözünden dönme gibi faaliyetler kapsam dahilindedir) iç âleminin baş köşesinde saklıyor, gün gelip 'vay başıma gelenler' zılgıtı çekmek için. yazılar, şiirler, şarkılar, filmler, hikâyeler, muhabbetler bu yönde. şimdi tut bu kadar yaralıya, "kardeşim niye bu kadar abartıyorsun, imtihan dünyasında insanlarla berabersek, insanlarla imtihan olacağız elbet, bu kadar basit" de.
ama insanın içinde var kendine acı çektirmek. hani sanatın mayası da acı ya, kimse vazgeçmiyor derdini sırtında, omzunda, kafasında, gönlünde taşımaktan.
"bırak bu dramatik havaları" demiştim birine bir gün, kaldıramadı. belki ben umarsızım, ama işin aslı taştan duvar değilim tabi, sadece uzatmıyorum, dramatize etmeyi, başroldeki hülya koçyiğit olmayı sevmiyorum. gözümde herkes değerli ama bu onlara çok güvenmemi gerektirmiyor. bu bir çelişki mi? yok canım ne alâka! biraz tefekkür lütfen...
100 güvenilir kişi bulabilir miyiz?
bilgisine, tecrübesine, fikrine, bakışına, duygusuna, eylemine güvenilecek kişileri bulabilir miyiz?
bulmaktan önce olmak, olmaya çalışmak var. ama bunun için yine o insanlara ihtiyaç var. örneğini görmeli insan. öyleyse aramalı.
fakat güven duygusu çok kompleks bir duygu.
her zaman açık kapı bırakmalı insanlara. çünkü herkes her an hata yapabilir. birine sınırsız dayandığı zaman insan, en ufak sallantıda düşer. düşer ve canı yanar.
birilerine güvenmeyi bu kadar da abartmamalı. güvenecekse Allah'a güvensin insan. O nasılsa hiç kazık atmaz, terketmez, yalnız bırakmaz, yanlış yol göstermez.
güven duygusunu hiç önemsemeyip, "benim kimseye güvenim yok" triplerine de girmemeli. kıvamı bozmadan, bunu ön plana koymadan, kimseye süperman muamelesi yapmadan, milleti kendin gibi olmak zorunda bırakmadan dengeyi sağlamalı.
aslında zor ikna olunan bir konu. genelde çok kişi çok dem vuruyor güvenden. yediği kazıkları (burdaki kazık genel mânâda, her türlü sırtından bıçaklama, yüz üstü bırakma, terketme, sözünden dönme gibi faaliyetler kapsam dahilindedir) iç âleminin baş köşesinde saklıyor, gün gelip 'vay başıma gelenler' zılgıtı çekmek için. yazılar, şiirler, şarkılar, filmler, hikâyeler, muhabbetler bu yönde. şimdi tut bu kadar yaralıya, "kardeşim niye bu kadar abartıyorsun, imtihan dünyasında insanlarla berabersek, insanlarla imtihan olacağız elbet, bu kadar basit" de.
ama insanın içinde var kendine acı çektirmek. hani sanatın mayası da acı ya, kimse vazgeçmiyor derdini sırtında, omzunda, kafasında, gönlünde taşımaktan.
"bırak bu dramatik havaları" demiştim birine bir gün, kaldıramadı. belki ben umarsızım, ama işin aslı taştan duvar değilim tabi, sadece uzatmıyorum, dramatize etmeyi, başroldeki hülya koçyiğit olmayı sevmiyorum. gözümde herkes değerli ama bu onlara çok güvenmemi gerektirmiyor. bu bir çelişki mi? yok canım ne alâka! biraz tefekkür lütfen...
16 Ocak 2009 Cuma
alt-üst
İyimserdim ama sırası değildi,
Küstürmemeli iyileri,
Kötüye iyi diyerek.
Akşam üstüme gelmesin,
Pek aceleciyimdir, dönüp bakamam bile.
Biz bu koşturmacada olsa olsa
Teselli buluruz;
"Önemli olan katılmaktı."
Küstürmemeli iyileri,
Kötüye iyi diyerek.
Akşam üstüme gelmesin,
Pek aceleciyimdir, dönüp bakamam bile.
Biz bu koşturmacada olsa olsa
Teselli buluruz;
"Önemli olan katılmaktı."
15 Ocak 2009 Perşembe
nâdan
Eksik parçalarını ararken rastlaştık.
Çok hamdı, belki aramıyordu bile.
An geldi restleştik.
Çok sığdı, anlayamıyordu bile.
An oldu yüzleştik.
Yüzsüzdü, fayda etmedi bile.
Çok hamdı, belki aramıyordu bile.
An geldi restleştik.
Çok sığdı, anlayamıyordu bile.
An oldu yüzleştik.
Yüzsüzdü, fayda etmedi bile.
6 Ocak 2009 Salı
Ankebut
Sevgili örümcek,
Baktım yine gelmişsin. Valla iki gün bakmasam hemen bitiveriyorsun orda burada.
E ne diyeyim hoş gelmişsin. Anlaşılan bu kovalamacadan bana kurtuluş yok.
Başkası olsa şu evini hemen başına geçirirdi.
Ben bugün daha merhametliyim.Bak örümcek evini sana bağışlıyorum.
Daha doğrusu sana mühlet veriyorum, üç gün sonra yine geleceğim, hala burada olursan o zaman iş değişir bak, benden söylemesi.
Dünyanın en zayıf evi seninki, bilmiyorum sanma, hem de tescilli.
İstesem püf derim yıkılır.Ama hatırın var, bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı olması gibi, senin de kıyamete kadar hatrın var.
Acziyetteki kudret senin olayın. İncecik ağdaki hikmet senin farkın.
Sakladığının hürmetine evine dokunmuyorum bugün. Ama sen de beni anla üçüncü gün bunu yapmak zorundayım.Zira seni görenler beni pasaklı bilecekler. Ama değilim, bunu da söyletemem, üzgünüm.
Kim nerden bilsin aramızda bir dialog olduğunu?
Kime de anlatılır ki bu?
Neyse sevgili örümcek, geldiğimde evde olma e mi?
edit not: bu aralar uğrayan zehirli örümcek üstüne alınmasın, bu örümcek başka.
Baktım yine gelmişsin. Valla iki gün bakmasam hemen bitiveriyorsun orda burada.
E ne diyeyim hoş gelmişsin. Anlaşılan bu kovalamacadan bana kurtuluş yok.
Başkası olsa şu evini hemen başına geçirirdi.
Ben bugün daha merhametliyim.Bak örümcek evini sana bağışlıyorum.
Daha doğrusu sana mühlet veriyorum, üç gün sonra yine geleceğim, hala burada olursan o zaman iş değişir bak, benden söylemesi.
Dünyanın en zayıf evi seninki, bilmiyorum sanma, hem de tescilli.
İstesem püf derim yıkılır.Ama hatırın var, bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı olması gibi, senin de kıyamete kadar hatrın var.
Acziyetteki kudret senin olayın. İncecik ağdaki hikmet senin farkın.
Sakladığının hürmetine evine dokunmuyorum bugün. Ama sen de beni anla üçüncü gün bunu yapmak zorundayım.Zira seni görenler beni pasaklı bilecekler. Ama değilim, bunu da söyletemem, üzgünüm.
Kim nerden bilsin aramızda bir dialog olduğunu?
Kime de anlatılır ki bu?
Neyse sevgili örümcek, geldiğimde evde olma e mi?
edit not: bu aralar uğrayan zehirli örümcek üstüne alınmasın, bu örümcek başka.
3 Ocak 2009 Cumartesi
1 Ocak 2009 Perşembe
buyrun efendim
eskiden müzik ve resim arşivimi paylaşmama gibi bi takıntım vardı.
emek yani onları öyle biriktirmek, 40 gb'lara ulaştırmak, ne diye dağıtayım elaleme.
sonra bu blog işi olunca, bi baktım msn'de, face'te, orda burda millet benim koyduğum resimleri avatar yapmış, bloguna koyanlar falan. kızdım tabi. sonra aamaan dedim, nolcek ya üç günlük dünya, sanki telifi bende, kim oluyorum yani.
o yüzden şimdi, seveni bol bi müziği veriyorum burdan.
ama sanılmasın ki dağıtıyorum her şeyi, eşref saati...
not: niye havai fişeklere hep bakası gelir insanın?
31 Aralık 2008 Çarşamba
bugün radyoda bu bir zamanlar çok sevdiğim şarkının çıkmasıydı günün güzelliği.
belki yüzde yüz beni anlatıyor diyemem, o kadar da incinmiş değilim, daha doğrusu o kadar da umursamadım şimdiye kadar. benim dışımda birilerinin beni o kadar üzmesine izin verecek kadar mazoşist değilim. incelikli davranma konusundaysa katılıyorum şarkıya.
ama terkettim kendimi, defalarca...
belki de kendi kendimi incittim derinden.
ve tesadüfen karşılaştım içimde
kendimle yeniden.
işte o zaman üzüldüm hep, kendimi terkedişime.
nasıl bir şey bu? bilmem, değişik. öylece unutuyorsun kendini, günlerce, aylarca durup düşünmüyorsun sevdiğin gün batımını, gökyüzüne bakmayı, kendine bir iyilik yapmayı...
bir şeyler ağır geliyor, bırakıp kaçıyorsun. aslında biliyorsun kalman gerektiğini, güçlü olman gerektiğini, kendini gerçekleştirmiş insan hikayesini. ama bunu bilmek sadece kızdırıyor. çünkü gerçekler her zaman o kadar kolay değil. zira insan olmak o kadar kolay iş değil.
(yani ki ara not: biri bana öyle bir dönemimde güçlü ol falan demeye kalkarsa bir tane çarparım yüzüne, hiç hoşlanmam bildiğim şeylerin hassas zamanlarımda bana anlatılmasından, neyse..)
sonra sarsılıyorsun birden, kendini geri istiyorsun. yırtınıyorsun giden zamanı geri almak için.
ve anlıyorsun hiç bir şey senden önemli değil. hiç bir şey kendinden gitmene sebep değil.
bu ara öyle istiyordum ki gitmeyi, çook uzaklara, adımın hiç duyulmamış olduğu diyarlara...
o sarsılmadan sonra başlıyorsun işte söylemeye;
artık beni asla yaralayamaz hayat eğer istemezsem....
İncindim, incitildim derinden
Terkettim kendimi
Tesadüfen karşılaştım içimde
Kendimle yeniden
Bir minicik kız çocuğu bak
Duruyor orada hâlâ
Anlatamam gördüklerimi
O neşeli çocuğa
Artık beni asla yaralayamaz hayat
Eğer istemezsem
Yıllar beni kolay yakalayamaz
Ben durup beklemezsem
Siz yine de incelikli davranın
Benim kadar değilse de
Ben bu yüzden, incelikler yüzünden
Belki daha çok üzüldüm
21 Aralık 2008 Pazar
biraz mola istiyorum koç!

peşpeşe üç kitaba birden başlama huyumdan kurtulmak istiyorum.
bu kadar maymun iştahlı olmamak istiyorum, önce birini bitirip sonra diğerini okumak istiyorum.
bu benim kaderim mi ne? hep aynı anda bir kaç şey, bir yılda üç iş, sürekli koşturmaca.
aynı anda üç beş kitap. ve en saçması, kısmet talip işleri bile aynı haftada üç kişi şeklinde oluyor, gıcık oluyorum kendime. bi anormallik var bende.
ders çalışırken interneti açasım gelir, bi sayfa okurum, bi site gezerim.
kahvaltıda gazete okurum.
evi süpürürken toz alırım.
kitap okurken yemek yerim, müzik dinlerim, film izlerim.
her gün başka işe koşturup, hepsine ayrı hazırlık yapmak zorundayım.
her gün rüya görüyorum ya, var mı ötesi.
ki bir insanın her gün gördüğü rüyayı hatırlaması sağlıklı değildir.
ne saçma beyin ya. neyse nankörlük etmeyeyim.
ama sıkıldım yani, sade bi yaşam istiyorum.
13 Kasım 2008 Perşembe
11 Kasım 2008 Salı
remember the november
Herkes Kasım'ı seviyor mu ne?
Herkesin bir anısı, bir bağlantısı var Kasım'la.
Milletin Kasım'da nişanlanacağı, evleneceği, doğuracağı,
önemli bir şeyler yaşayacağı tutmuş.
Benim yok.
Pek bi dışlanmış hissettim kendimi.
Herkesin bir anısı, bir bağlantısı var Kasım'la.
Milletin Kasım'da nişanlanacağı, evleneceği, doğuracağı,
önemli bir şeyler yaşayacağı tutmuş.
Benim yok.
Pek bi dışlanmış hissettim kendimi.
15 Ekim 2008 Çarşamba
ismin yalın hali...
I.
içgüdüsünü kaybetmiş bir ceylanın
sürüsünden ayrılışı gibiydi yalnızlık.
büyüdüğüm sokaklardan geçmek gibi tanıdık.
öyle şaşkın, öyle sakin; karışık.
ne yapsam işe yaramaz; bulanık.
beni beklemeyin, gelmeyeceğim artık.
erken emekliyim, biraz da bıkkın.
yorgunluk değil bu, sadece canım sıkkın.
naz-niyaz, maskeler.. sevmediğim bir oyun.
uzak kalmalıyım ve yalnızca yalın.
II.
psikoloji, ruh hali.. boş şeyler.
iyi miyim, değil mi, kime ne?
herkes kendi işindeyken
ben beni düşünmezken
doğrusu, düşünmek ağır gelirken
bu böyle bir sürüncemeyken
kimseden alâka beklemezken
kimseyle de ilgilenmezken
beni boşver, yakında geçer.
III.
çok mu düşündüm bunları?
hayır, aklım tatilden dönmeyecek bir süre daha.
sadece oyalanıyorum
etrafa bakınıyorum
düşsem umursamıyorum
yaralansam da acımıyor.
içgüdüsünü kaybetmiş bir ceylanın
sürüsünden ayrılışı gibiydi yalnızlık.
büyüdüğüm sokaklardan geçmek gibi tanıdık.
öyle şaşkın, öyle sakin; karışık.
ne yapsam işe yaramaz; bulanık.
beni beklemeyin, gelmeyeceğim artık.
erken emekliyim, biraz da bıkkın.
yorgunluk değil bu, sadece canım sıkkın.
naz-niyaz, maskeler.. sevmediğim bir oyun.
uzak kalmalıyım ve yalnızca yalın.
II.
psikoloji, ruh hali.. boş şeyler.
iyi miyim, değil mi, kime ne?
herkes kendi işindeyken
ben beni düşünmezken
doğrusu, düşünmek ağır gelirken
bu böyle bir sürüncemeyken
kimseden alâka beklemezken
kimseyle de ilgilenmezken
beni boşver, yakında geçer.
III.
çok mu düşündüm bunları?
hayır, aklım tatilden dönmeyecek bir süre daha.
sadece oyalanıyorum
etrafa bakınıyorum
düşsem umursamıyorum
yaralansam da acımıyor.
28 Eylül 2008 Pazar
...karşıki dağlara acıdım...

boyun büküp önünde, ağlasam sessizce,
şu garip gönlüm affolur mu?
bu fırtına durulur mu, benden adam olur mu?
korkarım aşka zararım dokunur mu?
22 Eylül 2008 Pazartesi
20 Eylül 2008 Cumartesi
görme sanatı
göz ne büyük nimettir ya Rabbi. her elime fotoğraf makinası aldığımda göz diye bi güzellik yarattığı için şükrediyorum Rabbime. zira hiç bir makine bu duru görüşü, bu netliği, bu açıyı, bu boyutu vermeye kadir değil. gözümün gördüğü her an için teşekkür ederim Rabbim. beyin çalışma sistemi aşırı görsel biri olarak, gördüğüm şeylerin ve bişeyleri görmenin benim için önemi sayılamayacak kadar çok..
göz nimetinden beni mahrum etme Allahm. zahiri mükemmel bir şekilde görmeyi nasib ettiğin gibi, batını da göster..
göz nimetinden beni mahrum etme Allahm. zahiri mükemmel bir şekilde görmeyi nasib ettiğin gibi, batını da göster..
15 Eylül 2008 Pazartesi
bi esinti geldi bir gün
dedim içimden geleni dışarı çıkarayım. çok da mühim değildi, e madem varlığı yokluğu birdi, ben var olsun dedim...
ışığa doğru gidiyoruz bakalım.
rastgele...
ışığa doğru gidiyoruz bakalım.
rastgele...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


