dön bak aynaya bu sen misin hatırla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dön bak aynaya bu sen misin hatırla etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2009 Pazar

Lâf u Güzaf

Sıkıldım herkesin her şeyden şikayet etmesinden, olur olmadık her konuda ahkâm kesmesinden.

Kahve köşelerinden televizyon programlarına, altın günlerinden üniversite gençliğine her Türk evladı enn havalı bürokrat, diplomat edalarını takınıp (çünkü akşam TV başında çıkarılır o takılan eda) başlar hararetle memleketin hâli muhabbetine. Genel tavır nedir söyleyeyim. Kimse kimseyi beğenmiyordur, kimse kimseden ve hiç bir şeyden memnun değildir.

Hâlâ pek çok yerde Eurovision’un ne kadar çocukça olduğu yorumlarını okuyorum. Kim yazıyor? Daha iyisini bulmuş (!), ömrü organizasyonlarda geçmiş (!) sevgili taş çatlasa 20-25 yaş grubu akranlarım başta olmak üzere, “Ben de entelim, ben de, ben de” diye yırtınan herkes. Yap daha iyisini topla dünyayı abicim, kim tuttu seni?

Geçenlerde yine biri, kafasına polisin bazı durumlarda parmak izi almasına takmış. Neden polis ona güvenmiyormuş? Bu tutum halkı polisten soğutuyormuş. Pardon da neden karşılıksız güvensin, göbek bağını polis mi kesti? Tedbir akıldandır. Sen neden polise güvenmemek için bu kadar isteklisin?

Sonra bu yaşanan tüm olaylarda, Cumhurbaşkanı’nın yargılanması, Engerekon (!), 1 Mayıs, Mardin, domuz gribi, şampiyona vs, vs.. Birden milletin her kesiminden minik minik savcılık oynayan tipler türer, herkes avukat, herkes sosyolog, psikolog , doktor kesilir. Herkes köşe yazarı oluverir, hatta herkes hakim olur çıkar. Bu son tipler, gerçekte de alçak tepeleri kendilerinin imal ettiklerini sanan tipitiplerdir.

Yok Eurovision saçmadır, yok aslında her şeyi ilk biz bulmuşuzdur, yok hükümet işini yapmıyordur, yok polis şöyledir, belediyeler böyledir, meclis öyledir, yök öyledir, yok böyledir. En basitinden evinde mutfağını silen kadın, bir misafir toplantısında birden din âlimi, 2 dakika sonra siyasi parti kadın kolu başkanı, 2 dakika daha sonra ilçe emniyet müdürü falan oluverir. Hepsinde de öyle astığı astık, kestiği kestik. Hele erkekler, ay ay ay...

Konu futbol olur, herkes Rıdvan Dilmen’dir. Seçim olur, herkes analist, herkes siyasi bilimler mezunu. Başlar temcit pilavı ikram edilmeye. “Bu hükümet şöyle de böyle de.. Bu adam çalıyor çırpıyor..” Çalıp çırpmak farz ya. Ya da daha ağırı; herkes başkasını kendinden bilirmiş, demek o başa geçse çalıp çırpacak, yoksa nerden bilsin her önüne gelenin çaldığını.

Bizim yüce Türk milleti kadar ukalalığı seven ama hiç icraate girmeyen millet var mı acaba?

Ne çok seviyoruz ona buna iş öğretmeyi. Tabi her şeyin en iyisini biz biliyoruz. Âlemin akıllısı da biziz. Ama gelgelelim (sakın gelme) onca laf salatasının içinden çıkıp işe gelince tırt. Neden? Çünkü armudun iyisini ayılar yer. En iyi biz biliriz, en iyiyi biz biliriz, elalem yapar biz yeriz. Budur!

Fakat ne var ki âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Hadi bakalım çok bilmiş Yüce Türk. Açıkla bu çelişkiyi!

Senin ülken burası. Sen kalk bir şey yapsana. Oturduğun koltuk rahat, atıyorsun bir tarafından. Her hatada suçlayacak biri arıyorsun. Şamar oğlanları türetmekten başka bişey bildiğin yok, sızlanmaktan, haddini aşmaktan başka bir şey yaptığın yok.
Çözüm üretemediğin her sorun için ettiğin her laf, gevezelikten başkası değil.

Bu arada ben verdiğim hiçbir örnekte kimseyi savunmuyorum, hiçbir şeyi desteklemiyorum ya da kösteklemiyorum. Benim de hoşlanmadığım şeyler var, hele ki bu memlekette bir insan evladına yapabilecek en büyük kazığı yediğimi düşünüyorum ama ahkam kesilerek, ağlayıp zırlayarak, tükürük atma yarışıyla bir yere varılacağını sanmıyorum.

Bu da cuk oturmuşun yandan yemişi, yine de en iyisi;

8 Mayıs 2009 Cuma

bugün beni düşündüren şey

Dinlenmiş bir dersin yazıya dökülmüş halinden alıntı;

"İnsanlığın bugün ilim diye övdüğü şey, ancak eşyanın bilgisini şuura nakletmektir. Yani bir ambarda eşyanın yığılması gibi, bilgileri zihinde biriktirip, üstüste yığmak gerçek ilim değildir. O, zihni bir depo haline getirmektir. Lakin eşyadan, tabiattan ve kainattan aldığımız bilgiler bizi derin bir tefekküre götürüyorsa, işte o zaman bilgi değerli oluyor, marifetullah’a bir basamak teşkil ediyor.

Hakikate ulaştırmayan bilgi, bütün zahiri bilgiler, hatta dini bilgiler, bunlar kısır bir mecrubiyettir, kısır bir sevdadır. Bazıları çok bilgilidir, ayaklı kütüphaneye benzerler, lakin hikmete götürecek bir tefekkür yoktur. Kitaptan aldıklarını ancak hafızaların ambarlarına istif ederler. En basit meselelerde, çocuklar gibi düşünürler, münakaşa ederler, birbirlerine girerler, ihtirasa kapılırlar. Esas olan tefekkür, insanı derin ve ilahi bir tefekküre yönlendirecek olan, "İnsan niye yaratıldı, kim yarattı, kimin mülkündeyiz ve yolculuk nereye?" diye düşündürebilendir. İşte bu ilim, marifetullah ilmi. Bu ilme sahip olunca, her hareket kalbin durumuna göre hallenir.

Bugün gazeteler, aşırı reklamlar, yan yana yürüyen kontrolsüz neşriyat, genç dimağları şaşırtıyor, yoruyor ve kendi kalıpları içinde kolayca dondurabiliyor. Esas olan tefekkür, Kur’an-ı Kerim’de 137 yerde geçiyor. "Akletmez misiniz? Düşünmez misiniz?" Yani sebep ve sonuç; bu kainat niye yaratıldı, insan niye yaratıldı, ben neyim, neyin nesiyim? Tirilyonlarca yıldız var, gezegen var, hiçbiri dünyaya ve hatta birbirine benzemiyor. Dünya kimin için süslendi? Âlem kimin için tezyin edildi? Yani bunlar bir hikmete, sebebden müsebbibe, eserden müessire götürerek Hakk’a yaklaşmaya, Hakk’la dost olmaya vesile. İşte buna marifet deniyor, peygamberlerin telkin ettiği ilim de bu. Diğer ilimler Allah’a götürmeyen ilim, Allah’ı düşündürmeyen ilim, kulu tefekkürde derinleştirmeyen ilim, o ilme ‘la yenfeu - faydasız ilim’ deniyor. Peygamber Efendimiz sığınıyor o ilimden. Yani bizleri bırakın bir tarafa Peygamberimiz sığınıyor o ilimden..."

Durup düşündürdü uzun uzun. Aslı daha da uzundu mevzunun da burası farklı bir pencere oldu benim için...

18 Mart 2009 Çarşamba

Bin Muhteşem Güneş

Hep üzerinde düşündüğüm bir konudur, kadın olmak…
Bir şeyi düşünürken ilk sorguladığım şey onun var oluş sebebidir. Ne olursa olsun işin mantığını, ne işe yaradığını çözmek esas mesele.

Niye kadın var? Bulduğum cevap gayet güzel, kadının kendisi gibi. Erkeği tamamlasın, ona destek olsun, erkek de onu korusun, birlikte Var edene kulluk etsinler diye. Birlikte…

Elimdeki kitapsa çok başka bir şey söylüyordu. Niye kadın var, kısaca köle olsun diye, diyordu. Demekle kalmıyor, yaşanmışını yüzüme yüzüme çarpıyordu. Uzuncası, kadının sadece kül tablası işlevi gördüğü, ev işleri, temizlik, çocuk doğurmak -ama sadece erkek doğurmak- ve de kum torbası olmak görevlerinden başka bir işe yaramayacağına inanan toplumları kafama vurdu kitap. Yani “Bin Muhteşem Güneş”.

Geçenlerde Üfürükten Prenses sayesinde kitabı okudum, yorumlarımı onunla paylaştım, o da bana blogda da yaz dedi, yazıyorum.

Kendimi dalıp gitmişken yakalıyorum, o zaman düşüncelerimi daha net görebiliyorum. Dünya üzerinde kadınlığın yerini düşünürken yüzüm acıklı bir hal alıyor. İçimden büyük puntolarla "Yazık" kelimesi geçiyor. Yazık ki, dünya üzerinde yaratılmış en güzel varlığa yazık ediliyor…

Neden en güzel? Basit. Allah’ın yarattığı en güzel varlık insan. Özeti, 'ahsen-i takvim' tanımlaması (bkz, Tin Suresi). Yani en güzel kıvam. E şimdi kadın mı daha güzel, erkek mi? Tabi ki kadın, haliyle en en güzel yaratık kadın olmuş oluyor. Karşı çıkanı yakarım :)

Ama kadının çilesi tükenmemiş ki. Hindistan’da kocası ölen kadın kocasıyla yakılmış (halen de koca karısına kızınca üstüne gaz döküp yakıyormuş!), filozoflar kadının ruhu olup olmadığını tartışmış, şeytan mı değil mi karar verilememiş, pek çok yerde kadın mal gibi alınıp satılmış, insandan vatandaştan sayılmamış, Roma’da koca isterse karısını öldürebilmiş, cahiliye Arapları kız çocuklarını diri diri gömmüş, kadınlar orta malıymış, Çin’de kadına isim bile verilmez, numaralandırılırmış. Bir de o zamanların Çin atasözü vardır ki, yıllardır kulaklarımdan gitmez, “Madem karını sabahleyin dövdün, öğlen niçin dövmeyeceksin ki?!"

Mealesef Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin tahrif edilmiş hali de pek iç açıcı değil.
Hıristiyanlar Hz.Havva’dan yola çıkarak (Hz.Adem’i yasak ağaca teşvik ettiği hikayesi) tüm kadınlar şeytandır demiştir. Hele hele güzel kadınlar erkekleri etkiliyor diye, onları cadı ilan edip yakmışlardır. Bunu bilmeyen de yoktur herhalde.
Yahudiler de aynı hikayeden yola çıkarak, kız çocuklarını utanç vesilesi saymış, kadınların lanetli olduğuna inanmışlar.

İşin aslı günümüzde de kadına çok değer verildiği söylenemez. Hem de şimdi kadınlara değerli oldukları zannettirilip paçavra muamelesi gördürülüyorlar. Erkeklerin şehvetini tatmin etme görevini nasıl da safça üstleniyorlar. Misal, Issız Adam filmi, bir kadın da çıkıp demedi ki, “bu adam kadınları sömürmekten başka bir şey yapmıyor, millet de güzelmiş gibi alık alık bakıp ağlıyor.”
Senede bir günü Kadınlar Günü (!) ilan edip, “İyi işte susup otursunlar, gün verdik daha n’apalım” deyip kenara geçiyorlar bu erkek milleti.

Şimdi benim esas canımı sıkan mevzuya geleyim. Bin Muhteşem Güneş, Afganistan’ı anlatıyor. Yani Müslüman bir ülke. Taliban’ın şeriat kuralları uyguladığı bir ülke. Ve bu ülkede kadın, bırak ikinciyi, sonuncu vatandaş muamelesine maruz bırakılıyor, hatta böyle evcil hayvan gibi.

Oysa yok böyle bir şey İslam’da. Yok şeraitte kadının hor görülmesi. Şeriat kısmını da bilahare açıklamam lazım, insanlar şeriatı el kesme, recmetmeden ibaret sanıyorlar, oysa ki namaz kılmak da şeriat gereği, oruç tutmak da. Ve malesef kitapta da bundan bahsedilmemiş, Taliban'ın şeriat deyip koyduğu saçma sapan kuralların şeriatın aslıyla, yani İslam'la alakası olmadığı belirtilmemiş.

Hz.Peygamber hanımlarına bir kez olsun kaş çatmamış, bir kez sesini yükseltmemiş, öfkeyle bakmamış, çalışan bir kadınla (Hz.Hatice ve Hz.Zeynep) evlenmiş, kız çocuğu Hz.Fatıma’yı çok hatta en çok sevmiş… Kadınlara her an kırılabilecek, nadide billurlar tanımlaması yapmış bir peygamber…

Örnekler o kadar çok ki. Şimdi hâl böyleyken müslümanım ayağına orada burada caka satıp eve gelince karısı döven, dövmese de içten içe sürekli küçük gören, ağzını açıp iki kelam etmeye layık görmeyen, kadının fikrini ifade etmesine tahammül bile edemeyen ümmetin erkekleri de kim oluyor?? Allah aşkına onlara ne oluyor da Peygamber’in yapmadığını yapıyorlar??

Üfürük’ün bir yorumu vardı, ‘onlar kendilerini ailelerinin peygamberi olarak görüyor’ diye. Evet, haklı. Yoksa bu küstahça nefsini kabartma, büyütüp şişirip başka kimseye yer ve hak bırakmamanın nasıl bir tanımı olacak??

İşte ben bu yüzden erkeklerden haz etmiyorum. Feminist değilim asla. Zira Allah’ın yarattığı erkek nesliyle bir derdim yok, haklarını yemiyorum, kendini her şeyin hakimi, kadını ayağının paspası zanneden erkek cinsinden ve zihniyetinden nefret ediyorum. Neyse Allah’ın sopası yok, hak yerini bulacak nasılsa.

Böylece de MaviGiz'in kitap mimini yerine getirmiş oluyorum. Pas atmayı sevmesem de bu kez atacağım, Hakan-Can ve Şeker Portakalı'na mimi yolluyorum. Olay şu; etkilendiğiniz bir kitabı anlatıyorsunuz. Aslında yer yer kendisinin çok kitap okuduğunu ima eden :) Zihin kurdu Artificial'i de mimlemek var, gelip de bu yazıyı okursan mimlendin Arti. İster yaz, ister sat, ister yanında yat...

7 Ocak 2009 Çarşamba

Bir Avuç Firavun

Yine mim, bu sefer Filistin. Tereddütsüz kabul. Ama düşünceler çok kabarık.
2002’de Filistinli küçük kızın haykırışı kulaklarımda;

“Her sabah çocuklarını öpen babalar!
UTANIN! UTANIN! UTANIN!”

Hala hiçbir şey yokmuş gibi davranan herkes, elini açıp dua etmekten aciz herkes, televizyonu kapatınca duygusu biten herkes, utanın, utanın, utanın…

2002’den bu yana aslında Filistin’de hep aynı manzara vardı, peki aklımız nerdeydi?

Artık bir şeyleri görme vaktidir, dünyanın lunapark olmadığını anlama vaktidir.

İsrailoğulları tarih boyunca her sığındığı memleketten kovulmuştur. Her yerde tatsızlık, arsızlık çıkarmış bir milletin hiç değişmeyen ve büyümeyen şımarık çocukları olmuşlardır.
İspanya’dan da kovulduklarında Osmanlı onları himaye etmiştir. Ne diye ettiyse böyle nankör bir milleti, illa ki vardır bir hikmeti. İçtiği kaba pisleme en bariz özelliklerinden olan İsrailoğulları, bugün Türkiye’ye kafa tutuyor, Filistin konusunda İsrail’i kınadığı için.
Başbakanın cevabı ise gediğe oturtulan taşlardandı; “Biz kovulduğunuz zaman, dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan Osmanlı'nın torunu olarak konuşuyoruz. Sıradan bir ülkenin lideri olarak konuşmuyoruz"

Daha 100 yıl öncesinde Osmanlı sınırları içinde olan Filistin, bugün bir avuç soyu bozuğun dünyanın en büyük vahşetini sergilediği sahne halinde.
Sadece bir asır önce bizim için, Kayseri’den, Adana’dan bir farkı olmayan Filistin, bugün dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumda. Etrafı duvarlarla örülü bir toplama kampı..
Filistin bizdendir, biz de Filistin’deniz. Sanki elin ülkesiymiş gibi algılanmasının sonu gelmeli artık. Ama yazık ki yüreği kıt, duygu kabızı bir kısım türk medyası iğrenç ruhlarını yansıtmaya çekinmiyor. Hangisini saysak;

• TRT'nin ilk günkü yayınında "Hamas'ın füze saldırısına misilleme olarak İsrail'in Hamas mevzilerini vurmaya çalışırken sivilleri de vurmak zorunda kalışını mı?
• Sedat Laçiner'in sorunun kökeninde Hamas'ın olduğu ve çözümün Hamas'ın siyaset sahnesinden tamamen ortadan kaldırılmasıyla gelebileceği kehanetlerini mi?
• Zaman gazetesinden Ahmet Turan Alkan'ın Esad'ın gerçekleştirdiği Hama katliamına kadar geri giderek, eğer İhvan'ın çağrısı olmasaydı Esad bu katliamı gerçekleştirmeyecekti minvalli "İslami terör"e vurgu yapan satırlarını mı?
• Yine Zaman'dan, uzmanlığını İsrail basınını takibe borçlu Fikret Ertan'ın "soğukkanlı" yorumlar eşliğinde (üstelik yazısının sonuna tarafsız bir siyasi tahlil yapmaya çalıştığı şerhi düşerek) İsrail'in bu saldırıyı yapmak zorunda olduğunu -insanın kanını dondururcasına sakin bir edayla- anlatışını mı?
• Fatih Çekirge'nin Hamas militanlarının bebekleri havaya kaldıran görüntülerinden (sıkılıp bıktığını) iğrendiğini belirten ve "Ölmeyi bile bilmiyorsunuz; ölmeyi bilmeyen nasıl savaş kazanır…" diyerek içindeki İslam düşmanlığını salyalar eşliğinde akıttığı satırlarını mı?

Kime yaranmaya çalıştıkları belli. Ama hiçbir şeyin farkında olmadıkları da belli.
Dünyada batı uygarlığı kadar pahalıya mal olan bir uygarlık var olmamıştır. Amerika, 4 ırkın 3’ünü mahvetmiştir.
Önce Kızılderilileri yok etti, bugün müzelik birkaç sayılı kişi kaldı ki, nesillerinin artma imkanı yok.
Siyahları köleleştirdi. Tüm Afrika’yı köle edindi, koca bir ırkın özgüvenini yerle bir etti.
Sarıları sömürdü, Çin’i, Hindistan’ı ve daha nicesini..
Dünya ekonomisinin yarısı Amerika’nın elinde. %25’ini kendi ülkesinde, %25’ini diğer ülkelerde tüketiyor.
Batı medeniyeti sanayi devriminden sonra, teknolojiyi geliştirip, üretim yaparken bir yandan da doğal dengeyi bozdu, buzullar eridi, küresel ısınma, üstüne sos niyetine küresel kriz çıktı.

Tüm dünyayı böylesine sömürmüş, böylesine harcamış, böylesine babasının malı gibi efelene efelene kullanmış batının fünyesi de İsrail’dir. Bu yüzden bu bir avuç, 6 milyonluk İsrail, bu kadar şımarabilmiş, bu kadar gözü dönmüştür.
Şimdi bu kadar arkası büyük bir vahşette, neden dünya sessiz kalıyor daha nettir herhalde.
Hep diyorum, İsrail’i durdurmak mümkün değil, yarın duracak, 2 yıl sonra yine başlayacak, hep olduğu gibi. O yüzden aldanmamalı ey halk, durursa bu zulüm, bitmiş değil, ara verilmiştir.
Tek çözüm inananların birlik olması, İslam dünyasının özbenliğine dönmesidir.

Dün Başbakan, Başbakanlık Acil Durum Genel Müdürlüğü tarafından açılan hesap numaralarını verdi. Kim olduğun fark etmez, bir lirayla da olsa senin de katkın olmalı. Elimden bir şey gelmez, bedduadan başka, demekten öteye geç artık.

Ziraat Bankası Aşağı Ayrancı Şubesi'nde 5555 555 nolu hesap.
Türkiye Halk Bankası Bakanlıklar Şubesi 05 00000 5 numaralı hesap.
Vakıflar Bankası Finans Market Şubesi 205 5555 numaralı hesap.

Bir de, boykot devlet boyutunda olmadıkça belki çözüme götürmeyecek ama bari vicdanını temizlemek için İsrail ürünlerini boykot et, göreceksin ki, yaşam şartların devam arz edebilecek, ölmeyeceksin.
İlla Filistin’e gidip savaşmayacağız herhalde, ama tarafımız belli olsun, fiillerimiz hissimizi yansıtsın, dille beden aynı şeyi söylesin, uyansın akıllarımız.

Son bir nükte, Musa as kıssasından haberdar olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.
Musa as İsrailoğullarını arz-ı mev’uda (vaat edilmiş topraklar) götürürken yolda Amâlika diye çok güçlü bir kavme rastlarlar ve yola devam edebilmek için onlarla savaşmaları gerekmektedir. Ancak kendileri için Kızıldeniz’i yaran, gökten türlü nimet indiren Allah’a nankörlükte ileri gitmiş İsrailoğulları, Musa as’a “Sen ve Rabbin gidin savaşın! Biz burada oturacağız!” (Maide Suresi, 24) demişlerdir.

Şimdi elimizden bir şey gelmez diyenler ve hatta Allah’ım sen onlara yardım et demekten başka bir şey yapmayanlar düşünsünler. Bu tavrın, “Allah’ım sen onları hallet, biz sonra belki gelir, bir şeyler yaparız” demekten ne farkı var?

edit not; mimi de kim isterse alsın, bence bunu okuyan herkes alsın.

1 Ocak 2009 Perşembe

şehid şeyh ahmed yasin'in ümmete mektubu

"Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Allah'ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!
Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;
"Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü'min kullarına yardım et!" diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor?
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
"Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!"
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz.
Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah'ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız!
Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
Allah'ım!
Sana şikâyette bulunuyorum...
Sana şikâyette bulunuyorum...
Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum.
Sen mustazafların Rabbisin... Sen bizim Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?
Allah'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulunuyorum.
Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı...
Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikâyet ediyoruz..."
Eylül 2003

ŞEHİD Şeyh Yasin

5 Aralık 2008 Cuma

gelişen kişi modeli

son yılların büyük bombası, kişisel gelişim furyası.
bu cümle kişisel gelişimle uğraşan biri olarak, benim işime ters görünürde. ama bir takım kişisel gelişimcilerin, kişilerin sadece egolarını ve hırslarını geliştirme çabası, işi iyice soytarılığa dönüştürmüş durumda.

tek tip insan yaratma, herkesin istediği her şeyi yapabileceği kandırmacası, sürekli isteme, daha fazlasını isteme ve sürekli büyüyen bir bencillik.

işi para tezgahına dönüştüren pek çok şovmen türediği için, kişisel gelişim de amacından sapma yoluna sürüklendi. dünyadan daha fazlasını kapmaya endeksli hale getirilen insanlara ruhlarının ihtiyacı unutturuldu.

anlattıkları hikayeler ne kadar içses, içsel mutluluk, spiritüel yolculuk falandan bahsetse de alt metinde kaderin tamamen senin elinde, her şeyi baştan yaratabilirsin tarzı boyunu aşmış mesajlar var.
"o yaptı, sen de yaparsın. herkesin içinde bir milyoner yatar" türü gaz bombalarıyla kaç kişinin hayatı çökmüştür kim bilir. hayır kardeşim, herkes aynı ölçüde başarılı olamaz. bi kere herkesin fıtratı, mizacı, yeteneği farklı. artı bu dünyada illa çok zengin olmak niye gereksin ki. 'içindeki devi uyandır' kitabı baya baya buna özendirir mesela.

tuzak büyük, çünkü insanın var olan bir kudreti olsa da sınırlı ve bu kendisine sınırsızmış gibi lanse edildiğinde ve buna inandırıldığında, gerçekler karşısında yıkımı büyük olacaktır. her şey yüzde yüz insanın eline verilmemiştir ve halledemeyeceği şeyler karşısında, gücünün sınırını kabul edip mutlak kudrete teslim olması onun ruhunu daha geliştirecektir. acziyetini itiraf da bir olgunluktur zira.

bir kaç kişisel gelişim kitabı ismi yazayım da daha iyi anlaşılsın demek istediğim;
"Egoist olma sanatı"
"Sen Tanrısın"
"Yarının Tanrısı"
"Tanrı gibi olmak"
insan olmayı çok becermiş gibi bi de gözünü tanrı olmaya dikmiş birinden hangi kişiliği geliştirmesi beklenir ki. bu kadar da kibir akla ziyan doğrusu. insan içindeki değeri farketme işini şımarıklığa vurunca saçma sapan bir şey çıkıyor ortaya.

bu kitapların amaçları konusunda da şüpheliyim doğrusu. ve merak ediyorum bu yazarlar gerçekten huzurlu mu? kendilerine gerçekten ayna tutmuş ve tüm kusurlarından kurtulmuşlar mı? belki kötü niyetliyim ama bana öyle gelmiyor.

mesela bir tanesi önsözünde ciddi ciddi yazmış "bu kitabı ilk okuduğunuzda her şey belki değişmeyecek ama 2. okuyuşunuzdan sonra kesinlikle hayatınız değişecek". ben buna sadece "hadi ordan" derim.
enteresan belki, kişisel gelişimle ilgili çalışmalar yapıyorum ama ben bile sevmiyorum bu kitapları. bu kadar hava sıkılmaz ki, bi kitapla insan hayatı değişmez ki.

taktik de belli zaten, önce hayatından bezdirilir insanlar; bi isyan ettirilir, bi batsın bu dünya dedirtilir, kendilerine 'sizin de yaşadığınız hayat mı be kardeşim' denir, bu cümle beyinlerinde yankılanana kadar tekrarlanır. e sonra insanlar tabi,' ben mutsuzum, ben daha iyilerine layığım hadi beni değiştir, hadi beni geliştir' diye bu insanlara para akıtır.
milleti önce tatminsizleştirip sonra mutlu etmeye çalışırmış gibi yapan çarpık bir mevzu.

önemli olan insan olmak kardeşim, şişmanlar da mutlu olabilir, yoksullar da.
ama huzuru arayan insan iman olmadıkça mutlu olamaz.
özellikle yalnız kaldığında.