Pervane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pervane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2012 Salı

Evlilik, Annelik ve Geriye Kalan Sen (Kalırsa..)

Evlendim ve çocuğum oldu. Evet, doğru okudunuz. Böyle de çattadanak yazdım gitti, başkası aklıma gelmedi. Malum iki yıldır tek satır yazmıyordum, yolyordamı unutmuşum. Ama yazmamamın geçerli sebepleri vardı, hatta en geçerli sebeplerin ikisi bendeydi: evlilik ve çocuk.

Bir anda nasıl da değişiverdi hayatım. Zaten 2010 senesi olaylar olaylar dolu bir sene olmuştu benim için. Astrologlar ne beyanlarda bulunmuşlardı bilmiyorum ama ben o yılı benim yılım seçiyorum, her bakımdan. Sene başında babamı kaybettim, ortasında evlendim, sonunda hamileydim. Daha ne olsun. Bir ucu ölüm, bir ucu hayat olan duygular kumkuması bir yıl.

İnsanı ölümün aksine hayata bağlayan yegâne iki şeyle ben de bağlandım epeyce, aynı zamanda da koptum. Annelik dedikleri, epey vakit alan, mesaisiz 7/24 iş başında bırakan meslek. Ne uyku var, ne boş vakit. Aslında şikayetim yok, evlilikten de annelikten de daha çok keyif almaya bakıyorum. Mutluluğu önceleyen biri olarak, ikisinin de tadını çıkarmaya çalışıyorum. Fakat benim de kusurum, çok sevgili bir arkadaşımın tesbitiyle, ilgilendiğim işe fazla odaklanıp, dışında kalan her şeyden uzaklaşmak. Bu da iyi değil, çünkü bir yerde ipin ucu kaçıyor ve kendime ayırmam gereken zamandan çalıyorum.

İşte tam da bu yüzden yazmaya başladım tekrar, kendim için bir şeyler yapmalıydım. Şu iki yılı bir toparlayayım dedim.

Başlarda her şey güllük gülistanlık, canım cicim, coştu içim. Sonrası gene öyle, de, çocuktan sonra bir dur diyorlar adama. Ahanda "dünya evi" dedikleri! O ne demek ki diye düşünürdüm hep. Şimdi anlıyorum ki, insanın bir evi, eşi, hele de çocuğu olunca dünyaya bağlılığı artıyor, kazık aramaya başlıyorsun müsait bir yere çakmak için. Ondan önce ölmek hiç sorun değildi benim için mesela. Bir tane canım var, verdim gitti, helal ü hoş olsun, der geçerim, derdim. Şimdiyse biraz yutkunuyorum, şu çocuğu bi göreydim büyümüşken oluyorum. Kim bakar derdim yok, an itibariyle de Allah bakıp gözetiyor zaten. Ama ben de seyredeyim istiyorum. Kendi sağlığımla bile çocuk için ilgileniyorum. Ben iyi olmalıyım ki, ona da iyi anne olabileyim diye düşünüyorum.

Elhasıl, değişik bir şeymiş özellikle annelik. Evliliğin çok bir karmaşası yok, iyilik yap iyilik bul. Annelikse mübarek o kadar komplike bir durum ki, çözmeye çalışsan daha da karışıyor, akışına bıraksan için rahat etmiyor. En iyi anne ben olmalıyım diye bir haller içinde buluyorsun kendini, sonra bunun kulağa bile saçma geldiğini anlayıp doğal ama bilgili olmayı seçiyorsun. Böyle böyle iki ileri bir geri, ama keyifli, geçip gidiyor günler.

Şimdi ben de anne blogu yazarı olurmuşum. Bebek bakımı, annelik duygusallıkları dökülürmüş satırlarımdan. Temayı da ona göre ayarlarmışım falan.. Yok, o kadar değil ama anlatmak istediklerim var. Nasıl tatlı bir yaratıkla aynı evi paylaştığımdan bahsedebilirim mesela. Ama başka yazılarda..

Haydi bakalım, hoşgeldim tekrar...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Heyecan...

Sanki yıllar oldu bir şeyler yazmayalı. Yeni bir eve taşındık, yerleştik, interneti bağlattık derken bi de baktım internetsiz hayata hayat denebiliyormuş :) Kendimi sınadım ve internet bağımlısı olmadığım sonucuna mühür bastım.

E ama bir yere kadar canım, özledim mekanımı :)

Hmmm, blog kokusu miss gibi oh !

Evet taşındık, büyük bir site upuzun apartmanlar yığıntısı. Her binada bir köy dolusu insan. Büyük konuşmuş muydum bilmiyorum ama böyle bi yerde oturmayı hiç istemezdim eskiden beri. Altunizade’de 4 katlı apartmandan sonra 15 kat değişik geliyor. Yine 4. kattayız çok şükür ama bizim apartmanda resmen 14. katta oturan insanlar var ve kapıda 60 yazıyor :) Garip değil mi?

İşin kötüsü 23 gündür kimse hoş geldin demedi bize. Valla rahtsızım bu durumdan. Bir köy dolusu insan aynı binadayız, kimsenin kimseden haberi yok. Berbat. Al bak bir yozlaşma konusu daha. “Ah anacım eskiden böyle miydi” diye başlamanın tam yeridir yani..

Hmmm onu da geç, olaya gel. Büyük şeyler oluyor ey okur, beni bilene çok büyük bir şey. Vakti gelince yazılacak buraya...

15 Eylül 2009 Salı

Bir sene önceydi başladı aşkımız :)


Bir sene önce tam bugündü. Hiç unutmam desem yalan olur, zor hatırladım işin aslı. Pek sevgili blogcağızımın kırmızı kurdelasını 15 Eylül 2008’de kesmişim. Hiç de özel bir tarih olmamış, muhtemelen tarihe bakmadan açıvermişim. Pek de yalnızmışım o zamanlar, kendi kendime konuşmanın başka bir versiyonu, 3-5 kişiyle götürmüşüm işi.

Eeehh azizim, nerden nereye? Ahaha böyle deyince şimdi beni 1000 kişi izliyor gibi oldu, yok be hala aynı tas aynı hamam :D Gelen gidenden memnunuz, halimize şükrediyoruz, mesele bu.

Açılış tarihime özen göstermemişim fekat kendinden menkul bir özelliği var. O daaa, 15 Eylül’den sebeple blogum Terazi burcu. Haha, benim yükselenim de Terazi, ben Terazi’yi çok severim. Ve şimdi de konuyla ilgili bizi aydınlatması için Çilekli’yi çağırıyorum. Çilekliiii, anacım söyle bakalım benim blogumun burç yorumu nedir? Bu iş nereye varacak, herkes beni okuyacak mı, Zeki Müren de beni görecek mi? Hıı?

Velhasıl;Blogum 1 yaşında. Büyüklerinin ellerinden, küçüklerinin gözlerinden öper.

23 Ağustos 2009 Pazar

Bu yazının hepsini okuyana plaket verilmeli bence

“Bir mim olayı vardı, noldu ki ona?” demeye kalmadı mimlendim. Mimin dönüşü muhteşem oldu, hem Böcük’ten geldi, hem de 100 maddede kendimi anlatmamı istedi. Evvela Böcük’e tenk yu veri maçlarımı iletiyorum. Mimlenince mimlerden soğuduğumu farketmiş olmakla beraber Böcük’ü kıracağıma sayfamı kapatırım daha iyi diye biraz mübalaaaalı şekilde olaya yaklaşmış bulunuyorum.

Böcük 50 madde yazmış o bile çok bana. Hem kim okur 100 maddeyi anacım?Kısa ve öz geçerim şimdi ben bunu, sizi de yormam fena mı? Hem şurda iki paralık bir gizemimiz varsa onu da çöpe mi atalım yani? O kadar bilmeyin beni. Ya da şöyle diyelim klasik söylemle; beni bilen bilir, bilmeyen kendi bilir :)

1. Yaştan başlamayı istemezdim ama tam olarak 24 yıl 2 ay 14 gün tükettim şu dünyada. Kime ne faydası oldu Allah bilir.
2. Selvi boylu dal gibiyim, bundan da hiç bir fayda görmediğimi söylemek zorundayım. 1.77 ile ülke nüfusunun 2/3’sinden uzun olmanın bir getirisi yok sayılır. He, dolapların üst rafları konusuna girmiyorum tabi.
3. Kişisel Gelişim’le ilgileniyorum, internasyonel sertifika koleksiyonu yapma amacı güdüyorum, arada insanlara terapi yaparak eğleniyorum. Kişisel Gelişim kitaplarını ise tasvip etmiyorum. Kendim yazarsam onu okursunuz :P


4. İstanbul’da yaşamak beni mutlu ediyor, bir daha doğsam yine İstanbul derim.
5. İstanbul’da en sevdiğim yerler Fatih, Beşiktaş, Florya, Çengelköy civarları ve kendi oturduğum semt. En nefret ettiğim tek yer Kadıköy. Kadıköy’e gitmek midemi bulandırır, başımı ağrıtır, ruhumu daraltır.
6. Aşırı deniz tutkum var. Çocukluğumdan beri deniz manzaralı ev hayali kuruyorum. Denize girmektense seyri beni mesteder.

7. İlk okuduğum şey gazeteydi. Orta okulda kendi gazetemi almaya başladım. Gazete okuyan insanları severim.
9. 5 yıldır kola içmiyorum. Toplasam ve ortalamaya döksem yılda 1 kez yarım bardak asitli içeçek içerim. O da Çamlıca gazoz olur.
10. Yemekle aram yoktur. Aklıma yemek yemek çoğu zaman gelmez. Midem ağrınca yemek yemediğimi hatırlarım. Ama hiçbir yemek arasında ayrım yapmam, sevmediğim bir şey yoktur.

11. Hasta olmam (çok şükür). Senede bir, bazen 2 senede bir grip olurum, hiç yatmam, ayakta geçiririm.
12. Kendimi şartlayınca sıcak elimi yakmaz, bunu nasıl becerdim bilmiyorum.
13. Moralim bozulunca direkt uykum gelir. Uzun bir hikayesi var, kısacası canım sıkılınca dakkasına gözlerim kapanır.

14. Hızlı araba kullanırım. Bazen saf gibi kendimi korkuturum.
15. Örgü örmek, çizgi film seyretmek, türk filmleri ve müzik beni rahatlatır. Winnie the pooh’u hâla izlerim, Snoopy (Charlie Brown :) ) ve Simpsons’a bayılırım.
16. Yerli dizi takip etmem. Bir dizinin 10 dakikasını veya sadece reklamını izleyince bütün mevzuyu anlarım ki bence her Türk bunu yapar, dizilerin basitliği gereği. The Closer, E.R., South Park’ı severim. Rastlarsam izlerim. Rastlamaya çalışmam.
17. Laptop bir uzvum gibidir. Cep telefonundan nefret ederim. Çoğu zaman ilgilenmem, kendi kendine şarjı biter, üç gün sonra şarj ederim.
18. Msn, Facebook, Twiter vb. sevmem, kullanmam (ama hesabım vardır niyeyse). Herkesin yaptığı şeylerden kasıtsız olarak uzak dururum, sıkılırım.

19. Evcil hayvan besleyemem ama beslemişliğim vardır, pişmanım ve beslenmesine de karşıyım, bencillik ve sadistlik olarak değerlendiririm.
20. En sevdiğim koku kavun kokusudur, en sevdiğim tat elma suyu, en sevdiğim renk yeşil.
21. Hep spor giyinmeyi istemişimdir ama bir şekilde olmamıştır.
22. Takı olarak yüzükten vazgeçmem. Benim takım mutlaka gümüş ve gerçek olmalıdır, imitasyon şeyler sevmem. Ama arada kullanırım. Kol saatimi iki yıl çıkarmamışlığım vardır.

23. Pazar gününü sevmem, erken yatmam gerekir. Cumartesi iyidir.
24. Yaz aylarını sevmem, ilk ve son bahar gözdemdir. Her gün yağmur yağsa sıkılmam.
25. 12 ay yorganla yatıyorum. Kendimi Snoopy’deki battaniyeli çocuğa benzetiyorum.
26. Robin Williams’la tanışmak istiyorum.

27. Artık çalmadığım bir gitarım ve bendirim var.
28. Kurşun kalem beni en çok mutlu eden şeylerden. Kendimi ödüllendirmek istediğimde kurşun kalem alıyorum. Kendimi cezalandıracaksam da kırtasiyeye gidip kalem almadan çıkıyorum.
29. Arada Stabilo’nun sitesine girip kalemleri seyredecek kadar kalem hastasıyım.


30. Bazı geceler uyanıp deftere bir şeyler yazıp geri yatıyorum. İlhamın ne zaman geleceği belli olmuyor :)
31. Aynı zamanda 3 kitap okurum. Birinden sıkılıp diğerine, sonra diğerine, sonra ilkine dönerim, hiç kafam karışmaz.
32. Kitap ve defter arasında çiçek kurutmayı çok saçma, amaçsız, gereksiz, kızsı bulurum.
33. Tartışmaktan sıkılmam, hazırcevapımdır. Ama bunun yanında insanlarla önemli bir şey konuştuktan sonra hep “Şunu da demeliydim, neden demedim!” diye en önemli cümleler hep sonradan aklıma gelir, kendime sinir olurum.
34. Gerçekten sevmediğim insanların yüzlerine ve gözlerine kendimi yırtsam, parçalasam bakamam. İnsan sevmemeyi hata olarak algıladığım için sanırım, gözlerine bakınca onları sevmediğimi anlayacaklarını zannederim. Şu an gerçekten sevmediğim ve ona karşı kendimi düzeltemediğim 1 kişi var.
35. Şu an bu mimden çok sıkıldım ve boş bir iş gibi geldi, o yüzden kendimi tebrik edip bitiriyorum.

İnsan kendini anlatmayı seven bir yaratık olsa da, bir yere kadar. Sıkılgan yapıma yenik düştü bu mim.
Önceden de söylemiştim, bu kendini anlatma çabası bana gereksiz geliyor. 35 madde çok bile bence. Ha yazdıkça yazasın geliyor, bıraksam 500 madde de çıkar da faydasına inanamayınca yazıya da dökülmüyor.

He bir de diyebilirim ki, çocukken, yani ergenken, yani 10 sene önce falan, tüm hayatı anladığımı sanırdım ve kişiliğimi bulduğumu. Oysa anladım ki hayatı anlamak herkese nasib olan bir şey değil ve kişilik öyle buldum deyince sabitleşen bir şey değil. İnsan sürekli değişmeye mahkum. Yıllar sonra bu maddelerden geriye kaçı kalacak merak ediyorum.

Bu mübarek mimi, Elalemin Akıllısı'na yolluyorum. Pek mim yazdığını görmedim ama yazmak isterse buyursun, istemezse paşa gönlü bilir :)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

kısa bir hüzünden sonra...

Gün itibariyle blogumu rüyamda görmüş oldum. Hem de aklımdan en ufak köşesi geçmezken. Sayın Seyircilerim beni terk etmişler rüyamda, yazmıyorum diye herkescikler beni listelerinden çıkarmış.

E şimdi ben napayım Sevgili okur, ya da okumaz? Kimseye nazımız geçmiyormuş rüya âleminde, hemencik unutulmuşum, benim neme gerek öyle okuyucu?

Yine de yazayım dedim bir kaç kelam. Adımız yürüsün ufaktan ufaktan. Hâlâ beni okuyan bir avuç dostum kaldıysa ömrümün son baharında diyerekten.

Görüşmeyeli görüşmeye pek niyet etmedim açıkçası. İnsanın her şeye hevesi bir anda nasıl yok oluyormuş anladım. Gerçi sonra toparladık geçti, insan her hâle girmeye müsait bir varlık ne de olsa. Sıkıntı da olur ferahlık da. Biz var gücümüzle dua ediyoruz babama, kanserini yenemeyecek bile olsa, iyilikle hayırlısı olduğu kadar aramızda kalsın diye.

Biliyor musun okuyucu, hastalıkla aram iyi olmuştur hep benim. Senede bir kere ancak hasta olduğum için olabilir tabi :) ama kulu Allah’a ciddi yaklaştıran bir şey. Acayip acizsin ve O’na sığınmaktan başka yapacak bir şeyin yok. İsyan da etmezsen acayip mükafatları var. Valla hastalık imtihanı bana daha değerli hissettiriyor, iletişim kanalları açılıyor sanki.

Bir de dostlar eleğin üstünde kalıyor ya, o da süper bir ayıklama sistemi. Ve çok şükür bizim o kadar çok dostumuz var ki, ağırladığımız misafirin ziyaretçinin haddi hesabı yok. Yalnız olmadığını bilmek çok güzel.

Bunun dışında ben yine elimde büyüteçle insanlar arasında gezip inceleme turlarındayım. Ne çok çeşit insan var şu gözünü sevdiğim dünyada. Misal; kimileri başkalarıyla tanışır tanışmaz senli-benli konuşmaya başlarlar. Sanki uzun zamandır tanışıyormuş gibi, ya da yaşça küçük olanların büyüklerle fazla yakınlığı olmadığı halde senli-benli konuşanları da mevcut. Yoo eleştirmiyorum, mümkündür. Sıcakkanlı bir milletin evladlarıyız nasılsa. Geçenlerde öyle bir kızla tanıştım da ordan geldi bu düşünceler.

Bir de beş dakikalık sohbetten sonra hayatının ayrıntılarını anlatanlar var. Daha karşısındakini tekrar görüp görmeyeceği bile belli değil ama sanki dersin kapı komşusu, lisede sıra arkadaşı falan. Yooo, onu da eleştirmiyorum.

Ancak gelgelelim (bu kelimeyi de hiç sevmem), bende doğuştan bir resmiyet var. İngiliz soyundan da gelmiyorum oysa ki ama görsen kraliyet ailesinin kaçırılmış çocuğu benim sanırsın. Kasıtlı yapmıyor olsam da yakın akraba ve komşularımız hariç her büyük insanla sizli konuşurum, sokakta, alış-verişte asla kimseye sen diye hitap etmem, hatta ilk tanıştığım insanlarla da bazen akranım bile olsa sizli konuşurum, öyle bir protokol edasıdır gider. Yani al beni şimdi first lady yap, hiç sırıtmaz üstümde :) şu anki sırıtmamı saymazsak tabi.

İşin sonunda ise şöyle bir durum var, bana kimse kolay kolay yaklaşamaz, soğuk nevale olduğumu düşünürler, hatta duyduğuma göre benden tırsanlar varmış iş ortamında. Diğer tür insanlarsa herkesin yakın arkadaşı, sevgi kelebeğidir. Ben sadece kibar olarak kalırım, onlar canayakındır, sıcacıktır.

Hmm bi an buzdolabı gibi hissettim kendimi. Fakat unutmamalı, ben bir İkizler olarak, şimdi bahsettiğimin tam tersiyim de aynı zamanda, her türlü istidadım mevcut. Hehe yaşasın ben :)

10 Haziran 2009 Çarşamba

Tüh be!

Yaşlanıyorum azizim,
Bugün itibariyle 24 oldum, aman ne hoş.
Heç hoş değil.
Önceden iyi bir şey gibiydi yaşını sorduklarında daha büyük bir rakam söyleyecek olmak.
Şimdi değil, hiç değil.
Bir kız için 23 iyidir mesela. Sanırım önümüzdeki beş yıl 23’te kalabilirim.
Ya da bak otuz yaşındaki kadınları da severim, yok yok otuz beş.
Böyle yüzlerinde olgun bir ifade vardır, gözlerinin yanında ufak çizgiler. Elleri kolları daha oturaklı bir şekildedir. (o da ne demekse işte) ses tonları da hoş olur. Gerçi ses tonu en yavaş yaşlanan şey ama anlaşılabilir 23’le 35 arası fark.
Neyse klasik söylemimize geçelim, akıl yaşta değil baştadır.
Bak bunu söyledim ya rahatladım. Evet.
Şimdi zamanın tadını çıkarabilirim. 24’ü kabul edebilirim. Yıllara böyle meydan okunmaz zaten. Önemli olan mazide kalmamak. Ömrün içini doldurmak.
En azından 25’ten gün alıyorum demem. Aayyy ne kabus bi cümle oldu yaa. Ooff kesin bu cümleyi bir daha kullanmayacağım.
Başa mı sardık, hmm sanırım.
Üstüme gitmemeliyim.
Rabbimden hayırlı ömür diliyorum kendime ve bu yazıyı okuyanlara.
Tüm bu lakırdılar bi yana, boşa harcanmamış nefesler duasıyla…

Not; Doğum günümü kutlamayın, hele ayıp olmasın diye hiç kutlamayın. İki senedir, bir gün sonra aklıma geliyordu doğum günüm olduğu, o derece kutlamıyorum yani, ne kendimi ne kimseninkini. Bu sene erken hatırladım niyeyse. Zamanın su gibi aktığı dank ediyor galiba :) Hele dünki haberden sonra... Her an ölebilecek olduktan sonra doğum günü falan çok anlamsız. Hem kimi tebrik etmeli, Allah'ı mı? İyi ki yarattın beni Allah'ım. Saçma! Neyse uzatmamalı..

Dualara açığız tabi :)

3 Nisan 2009 Cuma

gönül çelemeyen

Mime gel mime.
Kalbinizi çalan eylemseller demiş Şeker Portakalı. (Aslında bi sürü mim sunmuş da ben bunu seçtim.)

Şimdi buradan tarifi versem ne işe yarayacaaak vermesem neye? Eh neyse…
Ben bi ara odunluğumdan bahsetmiştim değil mi? Hehe evet :) buradan anlaşılması gereken, benden bir şey çalmak olimpiyat rekoru kırmak gibi bir şey olur.

Erkeklerle görüntüde iyi anlaşsam da içten içe hep burun kıvırırım, kolay beğenmem, çok eleştiririm, duygusal erkekleri hiç sevmem, bol zekâ katsayısı ararım, bir çok mana ihtiva eden cümlelerimin anlaşılmamasına tahammül edemem, abartılı sevgi gösterilerine gelemem, sıkboğaz edilmekten nefret ederim, fazla üstüme düşülmesini istemem, abuk subuk cicili bicili aptal âşık triplerine kusarım falan da filan.
Çok garip huylarım vardır mesela, günlük işlerime dair sorular sorulmasını sevmem, bugün şunu bunu yaptım diye bir şeyler anlatmayı da sevmem (erkekler gibi değil mi). Moralim bozukken teselli edilmeyi sevmem, hele hele mantıklı cümleler kurulup, ‘olaya bi de şurdan bak’ tarzı cümleler beni çileden çıkarır, kendi halime bırakılmam lazım ya da sadece sarılacak birine ihtiyacım olabilir.
Allah beni erkek de yaratabilirmiş ama kısmet böyleymiş. Gerçi bi yerde iyi yönleri de var, erkekler de sıkboğaz edilmek istemiyorlar, benim etmeyeceğim garanti işte ne güzel. Ama aslında saydıklarımın hepsi test aşaması, yıldırma politikası. Yani benim tüm bu çekilmezliklerime rağmen birisi çıkıp da ısrarla yanımda olursa içimden “Bu adam ya geri zekalı ya da ciddi âşık” diye geçirip düşünmeye başlarım.

Bunlar bir yana, yani savunma mekanizmamı bi kenara bırakıp mantıklı bakarsak (yalnız hala mantık diyorum, duygudan eser yok!) beyin temsil sistemi benimkiyle yakın olursa olabilir. Yani görselliği yüksek, fazla duygusallığı olmayıp akıllı hareketler içindeki kişileri severim.

Onu da geçelim, ben çiçeklere, çikolatalara, yok sürprizlere, yok şaşırtıcı hareketlere falan da pek prim vermem. Ama beni iyi tahlil ettiğine dair, hakikaten başkasının kolay göremediği bir şeyi gördüğünü anlarsam da kalkanlarımı indirebilirim. Öf yine mantık yine mantık yani.

Yok yok gönlümü çelmek mümkün görünmüyor. Ancak Allah başıma yıldırım düşürecek ki, ne şart ne şurt kalır, tüm kusurları tipeksle örterim o zaman. Acayip fedakar, özverili, dengeleyici ve hoşgörülü olma potansiyelim de var. Ama okyanusun derinlerinde.

Bunun dışında normal durumlarda benle başa çıkılmaz, yaklaşmayın yakarım tarzı bir şeyler var içimde ve bunu bi kenara bırakmayı pek düşünmüyorum :)

Şimdi bu laflarımın bana yutturulması söz konusu da olabilir, o da muhtemel, onu da düşündüm yani. E sonra da dedim kendime, 'zararı yok, bu lafları yutmak olsa olsa iyi bir şey olur' :)

Aaa bi de mimi paslama işi var değil mi? Ya hiç sevmiyorum bu kısmı. Aslında bu mimin üzerinde biraz oynayıp Çilekli Süt'e ve Yesari'ye yollamak istiyorum. Değiştirmezsem çatlarım :) Şöyle olsun; Nasıl bir eş olurdun? Her açıdan, hem duygusal, hem ev işleri, hem akrabalar falan filan...

3 Mart 2009 Salı

işte öyle bir şey



not; resmime kanıp da çıkarım yapmaya çalışmayın, SaN söylesin hatta, hiç alakam yok o halimle :)

20 Şubat 2009 Cuma

ayna

Yalnızlık ömür boyu demişler, benimki ezelden ebede kadar. Herkese gülümserken içim kan ağlar benim. Bakmayın neşeli olduğuma, sınırsız hüznümü kamufle etmek içindir o. İçimdeki fırtınalarda kaybolmamak için dolaşırım aranızda, size tutunurum kendimden kaçtığımda. Gökyüzü ulaşılmazdır benim için, sokaklarsa dipsiz kuyu. Bunca yıl çaktırmadığım karamsarlığım için tüm ödüllere layık görüldüm iç dünyamda. En ağır savrulmuşlukları yaşadım da burnum bile kanamadı benim.
Öyle çelikten yapılmışım, öyle demirden güçlüymüşüm.

Kırık aynalarım vardır benim, renkleri solmuş bir odam, içinde güller kuruttuğum kitaplarım, kenarı yırtık perdeleri vardır içimin penceresinin.
Hep bulutludur bizim oralar, her an yağacaklı. Çift yüzlüdür mahallem, önü ilkbahar, arkası karakış… Yüzümde limon çiçekleri açar, içimde kardelenler solar.. Kimse de bilmez, kimse de görmez, kimse de sormaz.
Ben bir oyuncuyum. Figüranın dip köşesi, dublörün harcanmışı. Keşfedilmeyecek bir yeteneğim, kimse duymayacak titreyen nağmeli sesimi…
Suskunluklarımı birbirine eklesem Kaf dağının yollarına çarşaf çarşaf sersem..

Falan filan falan filan diye gider bu yazı. Nan ne kolaymış be böyle yazmak. Hangi bilogu açsam böyle cümleler var :D Dur dedim bi de ben yazayım bakalım nolcek :) Valla iki dakikanın altında düşünmeden yazdım bunlar çıktı. Bırakın bu ayakları millet, artık yutmam ağlamaklı yazılarınızı. Aha ben de yazdım oldu. Bence gayet de oldu!!

Sevgili okur ilk paragrafın hepsi sallama he, inanma sakın. Biri bile ben değilim. Ne öyle içimin volkanları infilak ediyor ayakları..
Bak biraz anlatayım esas benden, merak etmişsindir belki…

Şimdiye kadar beni iki kişi çözdü hayatımda, ikisine de zorluk çıkarmadım kabiliyetlerini görünce.
Dıştan bakınca kafa karıştırıcıyımdır. Hakkımda ciddi mi eğlenceli mi diyecekleri konusunda karar veremez insanlar. Anlaşılmam hem zor hem kolay. Bence çok kolay olduğu için insanların kafası karışıyor, kendileri zorluk çıkarıyor :P
Sözlerim hep altında imzamla birlikte çıkar. Tekzip etmeye gerek olmaz, düzeltme olursa da o da mühürlü damgalı olur illa ki. Dobra derler kimi cemiyetlerde. Kimi korkar benden kimi kanka moduna geçer. Ama ben kankalığı sevmem, mesafenin gözünü severim. Dostum vardır, kankam yoktur. Bazen sıcak bir ekmek, bazen kutuplarda buz dağı olurum.

Ota bota ağlamam, gereksiz duygusallıkları sevmem. Fobim yoktur, takıntılı değilim. Her şeyin bir dozu olduğuna inanırım, sınırları zorlamam. Uçlarda yaşamam. Ya da benim uçlarım başkadır bilemeyeceğim.
Mutlu olduğumda da kafam bozuk olduğunda da anında anlaşılır, hiç saklayamam. He gerekirse onu da yaparım kendi derdimle milleti sıkmam.
Kuralcıyımdır, kural koyarım, insan yapısı kuralları aklıma yatarsa uygularım değilse mutlaka karşı çıkarım, kim olursa olsun sorgularım, dibine vururum sorgunun.
Sert ve çok eleştiririm. Her şey düzgün, uyumlu ve mantıklı olmalıdır. Tabi imkanlar dahilinde (Maddi ve manevi imkanlar)

Kendini ve haddini bilmeyen kişilere hiç acımam. “Çok iyi had bildirilir” diye cama ilan asabilirim.
Aynı zamanda garip bir hoşgörüm vardır. Hayatta kolay kolay hiçbir şeye çok şaşırmam. Herkesin her şeyi yapmasına, her an her şey olmasına ihtimal verebilirim.
Her şeyin bir doğru yapılış şekli vardır, onu bulmayı iş edinmişimdir. Hata kelimesiyle aynı cümleye girmekten nefret ederim. Pişman olmaktan, özür dilemekten, kendimle çelişmekten, yaptıklarımı açıklayamamaktan hoşlanmam. Ona göre davranmaya çalışırım.

Aşırı kontrolcü olduğumda kendimi salarım, normale dönerim, tembellik yaparım, sonra kaldığım yerden devam ederim.
Babam bana hep ukala derdi. Ukalayı iyi bir laf zannettim hep. Meğer buna alınanlar da oluyormuş, meğer ben çok konuşuyormuşum, çok hazırcevapmışım, çok bilmişmişmişmişim. Bu çok da iyi olmayabilirmiş.

Erkekler için kabus olabilirim. Pek de hazetmem onlardan. Bazen ben daha erkek olurum duygu ve düşüncelerimle. Erkekler de çocuk olur bu durumda.
Öğretmenlik damarlarımda gezdiği için, hocalık taslarım sevmediğim tiplere. Öğrenciler karşısındaysa bunu hiç yapmam, otomatik bir sınır vardır zaten ilk andan itibaren. Eşe dosta da hiç bilgiçlik taslamam, ayıptır, yazıktır.
Cep telefonunu ve mesaj yazmayı hiç sevmem. Bu yüzden nerdeyse bütün arkadaşlarımın sırayla küsmelerine yol açmış, sonra da kırk takla atmışımdır. Ancak aynı tas aynı hamam yerinde durmaktadır.

Öhüm öhüm bunları yazınca, kendimi kötülemeyi sevdiğimi fark ettim. Ben olsam yukarıdakileri okuduktan sonra yüzüme bakmam :P Diktatör Pervane, odun Pervane.

Dur biraz rahatlatayım seni okur.
Genç kesim benimle çok eğlendiklerini söyler, çoluk çocuk bacaklarıma yapışır. Teyzeler kesiminden uzak durmaya çalışsam da pek överler beni. Nedense teyze kısmında çöpçatanlık hisleri uyandırırım, o yüzden pek yanaşmam kendilerine.
İçimdeki çocuk hep gözümün önündedir, elinden tutarım onu parka gezmeye götürürüm, renkli akide şekeri alırım ona, martıları seyrederiz, bazen sokakta gülesimiz gelir, günümüzü gün ederiz birlikte.

Kolay mutlu olurum, boş yere alınganlık yapmam, çok kırılgan değilimdir. Bu da dışarıdan insanları değersiz gördüğümü zannettirse de beni tanıyanlar bilir değer verdiğimi. Sadece neşemi kimseye kaptırmam kolay kolay. Bana göre mutsuzluk ve depresyon hayat israfıdır, nankörlüktür. Benim işim güzellikleri görmek ve bunu anlatmaktır.
Her şey bir sebep ve hikmete bağlıdır, bunları bulmaya çalışmak da çok eğlencelidir. Sınırların ötesinde de teslimiyet en zevkli oyunumdur.

Ya böyle yazınca da tefahür gibi oldu. Bu kadar yeter. Daha da böyle bir yazı yazmam zaten. Bunu da niye yazdım? Herhalde herkesin kendini anlatma çabası bana sıçradı. Ya insan dipsiz kuyu gibi, sınırsız bir kainatın mini modeli, böyle yazmakla biter mi? Ne kadar ben oldu bu yazı? Yüzde bir belki. Hem bir kere okumakla da anlaşılmaz. Cık, çok sevmedim bu yazıyı ama her şeyin bir alıcısı var değil mi? Bunu da seven çıkar elbet.
Öptüm bay.

not: buraya bir devamını oku zımbırtısı koydum, fazla uzun bir yazı olduğu için. fekat her yazının sonunda bitiverdi, oysa ki ben sadece bu yazı için kullanmak istemiştim. hal öyle olunca da kaldırdım. bunun yolunu bilen varsa bana da göstersin, halledeyim. üzgünüm okur, yorulduysan, gözünü korkuttuysam affedecen artık, adım hıdır elimden gelen budur. ha yazıyı okuyup buralara kadar da geldiysen tebrikler efendim gözlerinden öperim...

7 Aralık 2008 Pazar

Pervane'nin doğduğu an



Yârimin Evinin Kara Örtülüsü,

Sen,.. örtüsünün karasında kaybolduğumsun.
Sonra da kendimi bulduğumsun.
Sen duruşuna hayran olduğum, etrafında Pervane olduğumsun.
Döndükçe yandığım, yandıkça döndüğümsün.
Sen, hem derdimsin, hem devâmsın.
Dualarımı yakansın, duada yandığımsın.
Özledikçe göze yaş dolduran, kavuştukça çağlatansın.
Sen, gönlümün huzuru, içimin ferahısın.
Sen, yüreğimin geldiği yersin.
Sen, ruhumun kıblegâhı, secdegâhısın.
Sen, en güzel hayalim, en güzel gerçeğimsin.
Sen hayatsın, sen ölümsün.
Sen vuslatsın, sen firaksın.
Sen ayrılık acım, vuslat heyecanımsın.
Sen gözümün nuru, gönlümün sürurusun.
Sen huzurunda arındığım, Rahman’ın rahmetine sayesinde sığındığımsın.
Sen, benim için Adem’in cenneti, İbrahim’in gülistanı, Eyyüb’ün şifası, Süleyman’ın tahtı, Musa’nın Tur’u, Yusuf’un Sultanlığısın.
Sen, Muhammedimin -sav- hasreti, hüznüsün.
Sen, gecemsin gündüzümsün.
Sen bakmaya doyamadığımsın, uzaklığına dayanamadığımsın…
Sen, candan içre canımsın.
Sen benim gönlümsün.
Sen, seyriyle can vermek istediğimsin.
Sen duamın kabulüsün.
Sen, Siyah İncimsin…

not: 2005'ti, Beyt'in karşısıydı, akşam olmak üzereydi, kalabalıktı, büyüleyiciydi, muhteşemdi...
Ve coşkuluydu, derken kalem kağıtla buluştu. Orda çıktı Pervane sözü. Tam layığıydı mekânın.

not2: Herkese güzel bayramlar olsun...

3 Aralık 2008 Çarşamba

Semâ, sefâ, câna şifa






Bunlar da başka türlü Pervane. Gözümüz gönlümüz şenlendi, teşekkür ediyoruz.
Semâ için Semâ gösterisi de demek istemiyorum, Semâ ayini de. İkisi de itici geliyor.
Biz onları Semâ ederken izledik diyelim. Umarım onlar da aynı niyette bulunmuşlardır.

aşkın yalın hali

Pervane haftam, hafta günleri açısından bitti. yine yoğun bir haftaya denk geldiğçün 7'de 7 yazamadım.
Bugün son.
Başka aşk yok. He var mıydı ki, o da dikkate alınacak bir sorudur elbet.

Aşk çeşitlerinden geriye aşk-ı hakiki kaldı. Gerçek olan aşk Allah aşkıdır ki ondan bahsetmeye ne ben ehliyetliyim, ne de cesaretliyim.
O öyle bir şey ki, dünyanın tüm iptilaları seni bulsa 'daha yok mu?' dersin. O kadar etkisizleşir O'nun dışındakiler.

Öyle bir şey ki, yüzünde O'ndan pırıltılar vardır. Sonsuz huzurun sınırsız yansıması kuşatır her yanını.
Ay'ın Güneş'e pervane olup, ondan aldığı ışığı aksettirmesi gibi, görene sürur verir hâlin.

Öyle bir şey ki, herkesin arayış içinde olup, üzerine ahkâm kestiği sonsuz mutluluğun sırlarını içinde hissedersin.
Öyle bir şey ki, O'ndan başkasına ihtiyaç duymaz, gelenden gidenden kaygı duymazsın. İşte özgüven. Mutlak güven. Bilirsin ki O seni yarı yolda bırakmaz. Heyt be, var mı bundan ötesi?

Öyle bir şey ki, cenneti bile istemezsin, verseler almazsın. Sadece O. Yeter ki O. Bir tek O olsun.

Aşk. Ey aşk. Dilime yakışmıyor adını anmak.
Tek yapabildiğim uzaktan bakmak.
Dedim zaten, beni aşar bu konuşma.
Çömez bir pervaneyim, kendimi topluyorum yaklaşmak için ateşe.
Gün gelip dalabilmek için o nurun içine.

Baştaki soru, aşk var mıydı...?
O hep vardı da, anlaşılan bir şey var ki;
Ben hiç âşık olmamışım...
ah mine'l aşk

28 Kasım 2008 Cuma

Bir Aşk Hikayesi

“Ey seher kuşu! Aşkı pervaneden öğren.
Zira o yanmışın canı gitti de sesi çıkmadı”.
Şeyh Sadi

Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…

Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın…
Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar.
Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor.

Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor.

Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.

Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır.

Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar.
Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum…

Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek.

İskender Pala

27 Kasım 2008 Perşembe

aşkın zamâne hâli



üzerine benim bir şey söylemem gerekmiyor bile.

26 Kasım 2008 Çarşamba

aşkolsun!

Hz.Adem'in hikayesinde hep bir şey dikkatimi çeker.
Yalnızdır ve yalnız olduğu için üzgündür. Allah onu kendine kul olsun diye yaratmıştır ama o mahzundur.

Oysa ki cennettedir, yediği önünde yemediği arkasında, melekler onu merakla izlemekte, şeytan kıskançlığından çatlamakta... Başrolde yani o süre içinde.
Yine de eksik. Allah bu eksiği tamamlayacaktır zaten, sadece her şeyin bir vakti ve sırası vardır.

Hz.Adem bir seferinde uykusundan uyanır ve yanıbaşında Hz.Havva. Sen kimsin, diye sorar. O da, bir kadınım, der. Hz.Adem neden yaratıldığını bilmek isteyince de, senin huzura ermen için yaratıldım, der.

İşte burası çok hoşuma gidiyor.
Kadın ve erkeğin birbirine mecburiyeti...
Önce kadın da yaratılsa bu mecburiyet değişmezdi.

Dikkatimi çekense şu;
Hz.Havva'dan sonra Hz.Adem ruhen tamamlanmıştır ve artık huzurlu, mutludur, yani ki artık kendinden istenen asıl şeye odaklanabilecektir, kulluğa.

Demek ki kul olmak için önce eşini bulmalı, gönlündeki o boşluğu doldurmalı.
Demek ki ilahi muhabbete ulaşmak için beşeri muhabbet basamak olmalı.

Aşkı böyle yorumlayınca kudsileşiyor, değeri artıyor, değeri artınca da ona ulaşmak, ulaşınca kaybetmemek için emek veriliyor, hem de zevkle.

Bu kadar ahkâm yeter, hakikatlere gel, derseniz..

Böyle bir aşkı kim kaybetmiş ki biz bulalım diyesi gelmiyor değil insanın. Kaldı mı böyle düşünenler, bilmiyorum. Kız kısmı biraz daha yatkın tabi bu kudsileştirmeye. Çünkü daha lâtif, daha romantik. Ama erkek kısmı için aynı şeyi söylemek, bu inceliği onlarda bulabilmek gerçekten zor.

Anlayışların yönü değişmeli belki de.
Aşk sadece nefsi tatmin etmek değildir.
Aşk insanda talim yaptırarak Allah'ı sevmeyi öğretir.

Ben vay be ne okkalı laf ettim derken, siz de şarkının keyfini çıkarabilirsiniz.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Pervane

Kendime bir Pervane haftası yapmaya karar verdim. Neden Pervane?

Geçmişine bakarsak 4 yıllık bir mazisi var bu ismin. 4 yıllık da bir arayış demek.
Divan edebiyatıyla ilgililer iyi bilirler Pervane'nin neyin simgesi olduğunu.

Ateş ve ona ulaşmaya çalışan minik böcükler.
Işığın parlaklığına tutulmuş, hayran olmuş, ona yaklaşmaya çalışan Pervaneler.
Arayış içindeki insanın Sevgilisini bulduğu ânı anlatır Pervane'nin ışığa (ateşe) yaklaşma çabası.

Bu Sevgili kimi zaman Ay'dan daha güzel bir dilberdir, kimi zaman kalpte sevgisi yer etmiş başka her şeydir. Ama aslen her zaman insanın Rabbi'dir. Çünkü kalbe girdiğinde bir daha başka aşkları aratmayacak, başka aşka yer bırakmayacak, aşkı her yanı kuşatacak olan O'dur ancak.
Ateşi gördüğünde Pervane kendinden geçer, yakın olmak ister ateşe fakat yaklaştıkça sıcaklık artar, arttıkça acıtmaya başlar, acıttıkça daha cezbedici hâle gelir. Sonrası ise.. Sonraki yazıların birinde.

Aşkı bulduğunda da insan önce kendinden geçer. Duyduğu mutluluk, sevinç, huzur ve heyecan karışımı baş döndürür. E hiç bir âşık da "bu kadar aşk bana yeter, birazını da bulamayanlara dağıtalım, âlem de nasiplensin" demez. İçinde büyür de büyür o aşk. Tabi burda gerçek aşklardan bahsediyoruz. "Son aşkım 3 ay sürdü, 6 aydır beraberiz, aman nazar değmesin tü tü tü" diyenler ya da milletin o yana bu yana yazdığı "aşkta 10 altın kural, kadınlara tavsiyeler, erkeklere tavsiyeler, şunu yap seni daha çok sevsin, aşkını ölç, kıskandır onu, suyunu çıkar" bilmem ne gibi cıvık cıvık ve hatta vıcık vıcık muhabbetler değil kastımız.

Neyse... Aşk büyüdükçe âşık her yerde Sevgilisini düşünmeye başlar ki sonucu, "baktığım her yerde sen" şarkı sözünde olduğu gibidir, her ânını onunla geçirir. Dışardan bakana delice görünebilir tabi. Deli deyince Mecnun'u da anmazsak olmaz. Onunki tam Şem ü Pervane durumu. Leyla'nın tüm varlığını kapladığı yetmiyor, baktığı her yerde Leyla'yı görüp, her olayın sonunu Leyla'ya bağlıyor, tüm kainat Leyla diyor yani.

Kısa kısa geçiyorum. Ne de olsa haftayı Pervane haftası ilan ettim. Devamı gelecek.
Gelelim asıl aşka. Hiç bir aşk Allah'ın aşkı kadar tatmin edemez kalbi ve ruhu. Hele şimdi yaşanan aşklar yanından bile geçmiyor.
Ama bu Allah aşkı denen şey farklı bir şey. Allah'ı seviyorum demekle de âşık olunmuyor. İnsanın önce kendi kalbini tanıması lazım. Kalpteki boşluk dolacak ya, önce bu boşluğun tanımının yapılması gerek. Hâliyle önce bu aşka mecbur ve muhtaç olduğunu hissetmeli insan. Ki aransın, bakınsın. Arayan bulur dememişler boşuna. Ararsa bulacaktır. Bulunca önce dumura uğrayacak sonra ferahlayacaktır.

Bu noktada düşünmeden edilmiyor. Kim var ki böyle? Evet pek yok herhalde. Çünkü pek çoğumuz o kadar derinimize bakmıyoruz. Oysa ki baksak göreceğiz içimizde ne kadar çok çözülmeye muhtaç düğümler olduğunu. Burası biraz psikolojiye giriyor. İnsanın iç dünyasını keşfetmesi lazım Rabbini bulması için, neyse o da ayrı bir konu.
O düğümler çözülmeden de ruhun ihtiyacı gözden kaçmaya devam ediyor.
Velhasıl kişi Rabbine "ya ben ömrümce seni aramışım, nerdeydi aklım, hay benim aklım." deyince bir kıvılcım çıkar, sonra ateş olur, sonrası biraz yakar. Zira aşk, imtihanları da peşinde getirir.

Bu mesele de devam edecek mütakip günlerde.
Bendeniz Pervane de dönmeye devam edeceğim elbet.