illâ hû etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
illâ hû etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2009 Perşembe

Yaşasın! Ramazan!

Ramazan’ı ayrı seviyorum. Ne ulvî ve ne insanî bir aydır, ne lutuftur Allah’ım.

Bana göre ruhî detox olan Ramazan’ı dört gözle bekliyordum, şükür kavuşturana. İnsan fıtratı gereği, nefis tabiatı gereği aç kalınca terbiye oluyor, mânen yükseliyor, yontuluyor bir nevi. Yıl boyu çıkan dikenlerimi törpülemeni umuyorum Ramazan.

Yaz sıcağıyla problemim yok, ne yapalım önümüzdeki yıllar böyle. Sızlanmak ve keçi yolları aramak bize yakışmaz. Yakışan zaten başlamış dırdır etmeye. Kısa yoldan ‘tutma kardeşim’ demeli bunlara, da diyen yok tabi. Dırdır edenlere de bakınca, zaten konuşanlar tutmayanlar. İşin farkında olanlar oruçla iştigal ediyor. Aklıma Peygamber –sas-‘in karnına taş bağlaması geliyor. 30 yarım gün aç kalmışız çok mudur?

Bir yandan da 1 aylık dindarlık gösterisine hoş gelmiş bulunuyoruz. Aman olsun bir ay bir aydır, bakarsın faydasını görürler günün birinde. Hepsini sevesim var. Herkes dilediğince geçirsin bu ayı. Riyakârlara da, salihlere de hayırlı Ramazanlar.

Huzuru kendinden menkul Ramazan, hoş geldin, şeref verdin...

18 Mayıs 2009 Pazartesi

başlık bulamadım (tekliflere açık)


Binlerce belirsizliğin içinde kendine bir yol çizmeye çalışmak. Çok engelli ve hatta çok engebeli bir koşuda bir hedef seçip ona ulaşmaya çalışmak.. Yapabileceklerinin farkında olmana rağmen beklemek, beklemek... Ne duruyorsun diyene, verecek çok cevaplarından birini bile verememek.

İşte öyle bir şeydi geçip gidenler.

Doğan güneş umudum oldu da, batan güneş de kendiyle beraber götürdü onu.
Sonra söke söke geri aldım ama. Pabuç bırakmaz geçiniyorum, kolay mı öyle omzumu çökertmek!

O değil de, duaya inanırım ben. Çok özel olacak bir sonraki cümlede yazacaklarım, belki de paylaşmamalı böyle şeyleri ama yazacağım. Benim şimdiye kadar tüm benliğimle isteyerek yaptığım her duam kabul oldu. O yüzden çok derdim yok hayatla. Çok ıslatmışlığım var yastıkları, çok midem ağrımışlığım, kurdeşenlerim, uykusuz gecelerim var belki ama hiç küsmüşlüğüm yok kimseye ve hiçbir şeye. Ve hep gerçekleşmiş dileklerim var.

En zor anlarda dilimde olan tek cümle: Rabbim seni çok seviyorum... Başkasına ne hâcet!

Şimdi yine dolanıyor yollar ayaklarıma. Bazen kedinin eline düşmüş fare oluyorum. Bir kapı açılıyor, tam girecekken pat kapanıyor. Bir gün yenisi açılıyor, ertesi hafta pat! Başkası açılıyor, bu sefer ertesi gün pat! Sabah açılıyor, akşamına pat!

Sonra içime baktım. Hâlâ orada mısın umut? Evet.
Tüm benliğinle mi istiyorsun? Evet. O zaman olacak, yapacaksın, merak etme. Yaptıranın var, yalnızca vaktini beklemelisin. Sen devam et kapıları yoklamaya.

Peki mutlu muyum? Hayır. Ama önemli olan bu değil. Her zaman mutlu olmaya uğraşanlardan, mutlu olmak gerektiğini düşünenlerden değilim. "Sürekli mutluluğa" inananlardan da değilim. İnsan olmayanın kıymetini bilir. Hüzündür mutluluğun keyfini arttıran. Sudan çıkmalı ki balık, suyun değerini bilsin.

Kim ne anladı bu yazıdan? Hiç, biliyorum. Üzgünün anlam veremediğiniz her cümlem için.
Ben sadece yeni eğitimler alıp kendi mekanını açmak için ara işler ama güzel işler yapmak durumunda kalmışlığın bol karışık salata kıvamındaki hâlimle günümü gün ediyorum.

Ve evet, söylemem gerekeni biliyorum; Rabbim seni çok seviyorum.

8 Mayıs 2009 Cuma

bugün beni düşündüren şey

Dinlenmiş bir dersin yazıya dökülmüş halinden alıntı;

"İnsanlığın bugün ilim diye övdüğü şey, ancak eşyanın bilgisini şuura nakletmektir. Yani bir ambarda eşyanın yığılması gibi, bilgileri zihinde biriktirip, üstüste yığmak gerçek ilim değildir. O, zihni bir depo haline getirmektir. Lakin eşyadan, tabiattan ve kainattan aldığımız bilgiler bizi derin bir tefekküre götürüyorsa, işte o zaman bilgi değerli oluyor, marifetullah’a bir basamak teşkil ediyor.

Hakikate ulaştırmayan bilgi, bütün zahiri bilgiler, hatta dini bilgiler, bunlar kısır bir mecrubiyettir, kısır bir sevdadır. Bazıları çok bilgilidir, ayaklı kütüphaneye benzerler, lakin hikmete götürecek bir tefekkür yoktur. Kitaptan aldıklarını ancak hafızaların ambarlarına istif ederler. En basit meselelerde, çocuklar gibi düşünürler, münakaşa ederler, birbirlerine girerler, ihtirasa kapılırlar. Esas olan tefekkür, insanı derin ve ilahi bir tefekküre yönlendirecek olan, "İnsan niye yaratıldı, kim yarattı, kimin mülkündeyiz ve yolculuk nereye?" diye düşündürebilendir. İşte bu ilim, marifetullah ilmi. Bu ilme sahip olunca, her hareket kalbin durumuna göre hallenir.

Bugün gazeteler, aşırı reklamlar, yan yana yürüyen kontrolsüz neşriyat, genç dimağları şaşırtıyor, yoruyor ve kendi kalıpları içinde kolayca dondurabiliyor. Esas olan tefekkür, Kur’an-ı Kerim’de 137 yerde geçiyor. "Akletmez misiniz? Düşünmez misiniz?" Yani sebep ve sonuç; bu kainat niye yaratıldı, insan niye yaratıldı, ben neyim, neyin nesiyim? Tirilyonlarca yıldız var, gezegen var, hiçbiri dünyaya ve hatta birbirine benzemiyor. Dünya kimin için süslendi? Âlem kimin için tezyin edildi? Yani bunlar bir hikmete, sebebden müsebbibe, eserden müessire götürerek Hakk’a yaklaşmaya, Hakk’la dost olmaya vesile. İşte buna marifet deniyor, peygamberlerin telkin ettiği ilim de bu. Diğer ilimler Allah’a götürmeyen ilim, Allah’ı düşündürmeyen ilim, kulu tefekkürde derinleştirmeyen ilim, o ilme ‘la yenfeu - faydasız ilim’ deniyor. Peygamber Efendimiz sığınıyor o ilimden. Yani bizleri bırakın bir tarafa Peygamberimiz sığınıyor o ilimden..."

Durup düşündürdü uzun uzun. Aslı daha da uzundu mevzunun da burası farklı bir pencere oldu benim için...

13 Nisan 2009 Pazartesi

Fâni

Ölümü düşünmenin sayısız faydası var. Bir kere her şeyin geçici olduğunu idrak etmeye yarıyor. Dolayısıyla haddinden fazla üzülmemeye, sevinmemeye, bağlanmamaya, aşırı sevmemeye, kırmamaya, kırılmamaya, affetmeye, kıymet bilmeye…

Hep enteresan bir tefekkürüm oldu ölüm konusunda.
Çocukken her gece ağlardım, annem-babam ölürse ben ne yaparım diye. Zaten hayalperest bir çocuktum, anında ne filmler, ne sahneler gelirdi gözümün önüne. Ağlaya ağlaya uyuyakalırdım. Bu böyle orta okulun ortasına kadar sürdü. Yalnız şimdi düşününce inanamıyorum yıllarca her gece ağlayabilmiş olmama. Lâkin doğru.

Orta 1’de babaannem vefat etti. Çok severdim onu, hem de çok. Çok ağladım. Lise hazırlıkta en küçük amcam vefat etti, en sevdiğim amcamdı. Hâlâ hatırladıkça ağlarım. Ertesi sene eniştem, ertesi sene diğer eniştem, ertesi sene anneannem, ertesi sene dedem, ertesi sene küçük dayım. Şimdi tahminleri alalım. Her sene bir akrabasını, bir sevdiğini kaybeden bir insan ölüm hakkında neler düşünebilir?

Bilmem nasıl gelir ama benim için normalleşti ölüm. Sıradan belki de. Her seferinde biraz daha az tepkili, her seferinde biraz daha soğukkanlı. ‘Ölüm mü, eh olabilir neden olmasın ki’ tarzı bir duygu. Ya da ‘ Canım herkes vakti gelince gidiyor, kendini harab etmeye ne gerek var’ gibi bir şey. Ama çok da söylemedim kimseye, çünkü insanlar gidenin arkasından depresyona girmeyi daha çok tercih ediyor.

Sonra bir ara, ki dört sene önceydi, anormal derecede içim ısındı ölmeye. Asla intihar düşünmedim, hem inancıma hem düşünceme aykırı. Sadece hazır hissettim. Her şey çok güzel gidiyordu, gönlüm çok huzurluydu ve aslında tam zamanıydı. Çok temiz hissediyordum ve bence ölüm böyle olmalıydı. Dünya hayatının gurbet olarak algılanmasının sebebini anlamıştım, hadi diyordum, yetsin bu kadar dünya. Gidebilirim artık. Ama gitmedim. Baktım ölmedim, biraz bozuldum haliyle. Neyse ki dünyalık işlere daldım gittim yine. Bir yandan hâlâ o zamanı özleyerek.

Dünyaya dalmak deyince, şimdi tırsıyorum ölmekten, çünkü hiç hazır hissetmiyorum. Büyümenin kirleri lekeleri var üzerimde, böyle kayda geçmek istemiyorum. Bazı geceler ödüm patlıyor ya bu gece ölürsem diye, sabahı buluyorum 'Allah'ım hazır değilim' diye diye.

Bir de ben hep tek bir şey derim; Allah’ım benden razı olmadan alma emanetini…

He annem-babama gelince, artık eskisi gibi ağlamıyorum geceleri. Sadece doymaya çalışıyorum onlara ve her an hazır olmaya gidişlerine. İş yaşa bakmıyor ama yaşlanıyorlar, hastalanıyorlar, ara sıra korkutuyorlar, tedbirli olmam lazım.
Aslında tüm sevdiklerimiz için böyle. Ölümü düşünmenin faydalarından kapmalı sanırım.

1 Mart 2009 Pazar

büyük buluşma :)

Hey blog, dün çok sıradışı bir şey oldu.
SaNanaAki BananeSaN'la been buluştuk. Ehe, negzel :) İşin sıradışılığı şu; ikimiz de ilk kez internetten tanıştığımız biriyle kanlı canlı görüştük. Sanalı reele taşıdık yani. Burdan tanışmamıza vesile olan Blog Çarşısı blogunun sahibesi ÇilekliSüt'e de teşekkürü bir borç biliyorum ;)
Valla pek sevinçliyim bu konuda, çünkü bizim çakma japon hakkaten çakma japonmuş ve dünya tatlısı, nur yüzlü, zapzarif bir kız. Evet, bizzat tasdik ediyorum efendim. Nice görüşmelere diyorum...

Birlikte güzel bir Mesnevi dersine katıldık. Daha doğrusu ben SaN'ın katıldığı derse ilk kez katıldım. Mesnevi apayrı, olağanüstü, acayip kafa patlatıcı bir şey. O kadar aklı zorluyor ki, yani aslında kalbi de zorluyor. Bir çok temsil, teşbih, simge, imge.. Tam bana göre :) Bir söz var ya hani "metaforlarımın anaforunda boğulacaksın" diye, aynen öyle...

Dün denk geldiğim hikayeyi aktarmak istiyorum. Mesnevi'de en sevdiğim hikayeye tesadüf etmiş olmaktan ötürü de ayrıca mutluyum.

“Bir tacirin, kafesinde mahpus, güzel bir papağanı vardı ki, onu çok seviyordu.
Bir gün tacir Hindistan tarafına ticaret için hazırlığa başladı. Giderken papağanına da, “Sana Hindistan’dan ne getireyim?” diye sordu.
Papağan, “Oradaki papağanlara benim halimden bahset ve selamımı ilet” dedi.

Mahpus papağan hal lisanı ile Hindistan’daki papağanlara şunu diyordu;
“Sizlere özenen bu mahpus papağan bir av tuzağına düştü. Ömür boyu kafese mahkum oldu. Size selam göndererek sizden çare, yardım ve rehberlik etmenizi ümid ediyor.”

Tacir Hindistan’a varınca, daldan dala konan birkaç papağan gördü. Onlara seslenerek papağanının selamını söyledi. Bu selam, Hind papağanlarını çok duygulandırdı. Öyle ki içlerinden biri duydukları karşısında titredi titredi düştü, nefesi kesildi ve öldü.
Tacir bu hale hayret etti ve söylediğine pişman olarak söylendi;
“Bir canlının ölümüne sebep oldum, bu işi niye yaptım” diyerek üzüldü.

Dönüşte tacir olanları papağanına anlattı. Sahibini dikkatle dinleyen papağan, tacirin sözleri biter bitmez, istediği cevabı almış olarak, aynı Hind papağanı gibi titreyerek kafesin zeminine düştü ve kaskatı kesildi.

Bunu gören tacir yerinden fırlayarak üzüntüden başındaki külahı çıkarıp yere çarptı. Son derece müteessir olmuş, feryad ü figana başlamıştı.
Nihayet tacir, ölü papağanı kafesten çıkardı ve gömmek için hazırlığa başladı.
İşte bu esnada, ölü taklidi yapan papağan birden canlanıverdi, uçtu ve yüksek bir ağacın dalına kondu.
Tacir hayretler içinde kuşa seslendi;
“Ey kuşum! Allah aşkına halini bana bildir. Bu yaptığının sırrı nedir? Anlat da ben de bu esrardan nasibimi alayım.”

Bunun üzerine papağan şöyle cevap verdi;
“Haberini getirdiğin Hind papağanı bana hal dili ile nasihat etti. “Sen de benim gibi öl de, esaretten kurtul” dedi. Ben de verilen talimatı yerine getirdim. Kendimi öldürdüm ve kurtuldum!..
Ey efendi! Ben esirlikten kurtuldum şimdi asıl vatanıma dönüyorum. Sen de benim gibi yaparsan, ten kafesinden kurtulur, asli vatanına, yani baban Hz.Adem’in geldiği yer olan cennete dönersin! Bu çamur bedenden sıyrılıp ulviyete kavuşursun, yücelirsin!..”

Gelelim hikayedeki temsillere;
Papağan; bedenin yani nefsin esaretine giren ruhu,
Hind papağanları; dünya lezzetlerinden sıyrılmış evliyaullahı,
Hind’deki papağanların talimatı; Hz.Pergamber sas’in “Ölmeden önce ölünüz” hadisini temsil eder.

Şimdi evvela bu hikayeyi bu kadar özetleyip pek çok sırlı yerini atladığım için Hz.Mevlana’dan özür diliyorum. İlgili olanların, hatta olmayanların bile, bu hikayeyi tüm metaforlarıyla düşüne düşüne tamamen okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum. Üstüne ben bir açıklama yapmıyorum, hem haddim değil, hem herkesin aldığı hisse farklıdır, hem de bu mevzu derya kadar uzun…

14 Şubat 2009 Cumartesi

güvenme-k

100 kişiye sorsak güvenebilir miyiz onlara?
100 güvenilir kişi bulabilir miyiz?
bilgisine, tecrübesine, fikrine, bakışına, duygusuna, eylemine güvenilecek kişileri bulabilir miyiz?
bulmaktan önce olmak, olmaya çalışmak var. ama bunun için yine o insanlara ihtiyaç var. örneğini görmeli insan. öyleyse aramalı.
fakat güven duygusu çok kompleks bir duygu.
her zaman açık kapı bırakmalı insanlara. çünkü herkes her an hata yapabilir. birine sınırsız dayandığı zaman insan, en ufak sallantıda düşer. düşer ve canı yanar.
birilerine güvenmeyi bu kadar da abartmamalı. güvenecekse Allah'a güvensin insan. O nasılsa hiç kazık atmaz, terketmez, yalnız bırakmaz, yanlış yol göstermez.
güven duygusunu hiç önemsemeyip, "benim kimseye güvenim yok" triplerine de girmemeli. kıvamı bozmadan, bunu ön plana koymadan, kimseye süperman muamelesi yapmadan, milleti kendin gibi olmak zorunda bırakmadan dengeyi sağlamalı.
aslında zor ikna olunan bir konu. genelde çok kişi çok dem vuruyor güvenden. yediği kazıkları (burdaki kazık genel mânâda, her türlü sırtından bıçaklama, yüz üstü bırakma, terketme, sözünden dönme gibi faaliyetler kapsam dahilindedir) iç âleminin baş köşesinde saklıyor, gün gelip 'vay başıma gelenler' zılgıtı çekmek için. yazılar, şiirler, şarkılar, filmler, hikâyeler, muhabbetler bu yönde. şimdi tut bu kadar yaralıya, "kardeşim niye bu kadar abartıyorsun, imtihan dünyasında insanlarla berabersek, insanlarla imtihan olacağız elbet, bu kadar basit" de.
ama insanın içinde var kendine acı çektirmek. hani sanatın mayası da acı ya, kimse vazgeçmiyor derdini sırtında, omzunda, kafasında, gönlünde taşımaktan.
"bırak bu dramatik havaları" demiştim birine bir gün, kaldıramadı. belki ben umarsızım, ama işin aslı taştan duvar değilim tabi, sadece uzatmıyorum, dramatize etmeyi, başroldeki hülya koçyiğit olmayı sevmiyorum. gözümde herkes değerli ama bu onlara çok güvenmemi gerektirmiyor. bu bir çelişki mi? yok canım ne alâka! biraz tefekkür lütfen...

30 Aralık 2008 Salı

Filistin, Filistin...

"O kimseler, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. .. Allah kendi dinine yardım eden, onu hakim kılmak için gayret edenlere yardım eder elbette yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye galiptir." (Hac Suresi, 40)

"Allah yolunda göç edip de, sonra öldürülen veya ölenlere gelince, muhakkak ki Allah, onları en güzel rızıklarla besleyecektir. Şüphesiz Allah rızık verenlerin en iyisidir. O onları hoşnut olacakları bir yere mutlaka yerleştirecektir." (Hac Suresi, 58-59)

ismi geçince yürek burkan, çaresiz, gamlı, onurlu, şerefli, hüzün diyarı Filistin...
dualar yeniden Filistin'e yöneliyor üç gündür. sonra yine unutulacak ama Filistin ağlamaya devam edecek. sonra yine büyük bir olay ve yine ekran karşısı duygusallıkları.
seni aklımdan çıkardığım her an için özür diliyorum Filistin. "Mü'minler bir bedenin âzâları gibidir, bir âzânın canı yanarsa, tüm bedende acısı hissedilir" hadisini özümseyemediğim her gün için utanıyorum.
sadece Filistin değil, Irak, Afganistan, Çeçenistan... barış getirilme vaadiyle, şekerle çocuk kandırılır gibi kandırılan dünyanın her yerindeki kardeşlerimi gönlümde hissetmek istiyorum.


İsrail'e şaşırmıyorum artık. kendi yazdıkları Tevrat'ta geçen ifadeler aynen şöyle;

“Vurun; gözünüz esirgemesin ve acımayın; ihtiyarı, genci ve ere varmamış kızı ve çocuklarla kadınları helak için vurun.” (TEVRAT, Hezekiel 9/5-6)

"İşte Rab'bin acımasız günü geliyor.(İşaya: 13/9)
Yakalananın bedeni delik deşik edilecek.
Ele geçen kılıçtan geçirilecek.
Yavruları gözleri önünde parçalanacak,
Evleri yağmalanacak,
Kadınlarının ırzına geçilecek. (İşaya: 15-16)
Hem yiğidi, hem kızı.
Emzikteki çocukla, ak saçlı adamı,
Dışarıdan kılıç, Ve içeriden dehşet telef edecek.
Hasımlarından öç alacağım, Ve benden nefret edenlere ödeyeceğim. "(Tesniye, 32/25)

"Onları tamamen yok edeceksin, onlarla ahdetmeyeceksin, onlara acımayacaksın." (Tesniye: 7/1-3)

Onlar bu yaptıklarının dinlerinin gereği olduğuna iman ediyorlar. peki insanları ruhen huzura kavuşturmak ve rehber olmak için var olan din kavramının içinde böyle emirler olabilir mi?
vahşeti, dehşeti, kan içmeyi, ırza geçmeyi, gözü dönmüşlüğü emreden bir din olabilir mi?
bu bile yahudiliğin tahrif edilmiş olduğunun kanıtıdır. ama gel gör ki bunu onlara anlatamazsınız ve bu zulüm durmaz.

tüm dünya İsrail'e dur diyor, bu kadarı fazla diyor, barış diyor. bunlar İsrail için anlamsız sözler, yukarıda kendi ayetlerinin sadece bir kısmı var. imanlarını kıyım üzerine, kendinden başkasını öldürmek üzre kurmuş birini artık durdurmak mümkün müdür?
ki onlar çocuklarını küçükten öldürmeye programlı yetiştiriyorlar, var mı ötesi?


ben bunun sona ermesini beklemiyorum. ben sadece Müslümanların kuvvetlenmesini, direnebilmesini, birlik olabilmesini diliyorum. elimden geleni yapmak istiyorum. Allah aşkına biri çıkıp desin, yukardaki uydurulmuş Tevrat ayetlerine bir tek benzer ayet var mı Kur'an'da? böylesine barıştan yana, Allah'ın merhametini ön planda tutan, mükemmel bir dinin mü'minleri nasıl olur da terörist olur?
ama yazık ki biz kendi yaşayamayışımızın bedelini İslam'a ödetiyoruz ve İslam terör dini gibi lanse edilmeye çalışılıyor.

buna rağmen, bu son katliamda bütün dünya İsrail'i kınadı ve çağrıda bulundu. çünkü insan olan buna dur derdi. müslüman olmayı kenara koy, bir insan vicdanı böyle bir şeyi kabul edemez, ediyorsa önünde büyük bir soru işareti vardır insan olmaya dair.
yalnız bir ülke buna karşı çıkmadı, sustu. cevap basit, Amerika. hiç ilginç değil, değil mi?

bir şey biliyorum ki, o bana sükûn veriyor;

"Nice memleket halkı vardır ki, zalim olduğu halde ona mühlet verdim, sonra onu azabımla alıverdim. Dönüş ancak banadır." (Hac Suresi, 48)

biz aciz insanlar pek çok şeyin sebebini ve hikmetini anlamaktan da aciziz. Allah Sabûr, yani çok sabırlıdır, insanı hemen cezalandırmaması suçlunun yaptığıyla kalacağı anlamına gelmez. ben ahirete iman ediyorum ve biliyorum ki dünya hayatı geçicidir. yapılan her şeyin karşılığı verilecektir. dökülen kanlar yerde kalmayacaktır asla.

ama bu bizden de hesap sorulmayacağı anlamına gelmiyor. aç komşusundan sorumlu bir mü'min, suçsuz yere öldürülen bir bebeğin katline engel olmak için elinden geleni yapmalı. bu illa can vermek demek değil. duaların gücü bilinseydi, diller durmazdı sanırım. her türlü yardım kampanyasıyla ve pek çok şekilde yanlarında olduğumuzu göstermeliyiz.
gördükleri karşısında ıssız adam filminde döktüğü göz yaşı kadar duygulanmıyorsa gönül, bir ayna bulup gözlerinin içine bakmalıdır kanımca.
(bu benzetmeyi filmi izlemediğim halde, her yerde hakkında okuduğum yazılardan dolayı yaptığımı belirtmek isterim.)

7 Aralık 2008 Pazar

Pervane'nin doğduğu an



Yârimin Evinin Kara Örtülüsü,

Sen,.. örtüsünün karasında kaybolduğumsun.
Sonra da kendimi bulduğumsun.
Sen duruşuna hayran olduğum, etrafında Pervane olduğumsun.
Döndükçe yandığım, yandıkça döndüğümsün.
Sen, hem derdimsin, hem devâmsın.
Dualarımı yakansın, duada yandığımsın.
Özledikçe göze yaş dolduran, kavuştukça çağlatansın.
Sen, gönlümün huzuru, içimin ferahısın.
Sen, yüreğimin geldiği yersin.
Sen, ruhumun kıblegâhı, secdegâhısın.
Sen, en güzel hayalim, en güzel gerçeğimsin.
Sen hayatsın, sen ölümsün.
Sen vuslatsın, sen firaksın.
Sen ayrılık acım, vuslat heyecanımsın.
Sen gözümün nuru, gönlümün sürurusun.
Sen huzurunda arındığım, Rahman’ın rahmetine sayesinde sığındığımsın.
Sen, benim için Adem’in cenneti, İbrahim’in gülistanı, Eyyüb’ün şifası, Süleyman’ın tahtı, Musa’nın Tur’u, Yusuf’un Sultanlığısın.
Sen, Muhammedimin -sav- hasreti, hüznüsün.
Sen, gecemsin gündüzümsün.
Sen bakmaya doyamadığımsın, uzaklığına dayanamadığımsın…
Sen, candan içre canımsın.
Sen benim gönlümsün.
Sen, seyriyle can vermek istediğimsin.
Sen duamın kabulüsün.
Sen, Siyah İncimsin…

not: 2005'ti, Beyt'in karşısıydı, akşam olmak üzereydi, kalabalıktı, büyüleyiciydi, muhteşemdi...
Ve coşkuluydu, derken kalem kağıtla buluştu. Orda çıktı Pervane sözü. Tam layığıydı mekânın.

not2: Herkese güzel bayramlar olsun...

3 Aralık 2008 Çarşamba

Semâ, sefâ, câna şifa






Bunlar da başka türlü Pervane. Gözümüz gönlümüz şenlendi, teşekkür ediyoruz.
Semâ için Semâ gösterisi de demek istemiyorum, Semâ ayini de. İkisi de itici geliyor.
Biz onları Semâ ederken izledik diyelim. Umarım onlar da aynı niyette bulunmuşlardır.

aşkın yalın hali

Pervane haftam, hafta günleri açısından bitti. yine yoğun bir haftaya denk geldiğçün 7'de 7 yazamadım.
Bugün son.
Başka aşk yok. He var mıydı ki, o da dikkate alınacak bir sorudur elbet.

Aşk çeşitlerinden geriye aşk-ı hakiki kaldı. Gerçek olan aşk Allah aşkıdır ki ondan bahsetmeye ne ben ehliyetliyim, ne de cesaretliyim.
O öyle bir şey ki, dünyanın tüm iptilaları seni bulsa 'daha yok mu?' dersin. O kadar etkisizleşir O'nun dışındakiler.

Öyle bir şey ki, yüzünde O'ndan pırıltılar vardır. Sonsuz huzurun sınırsız yansıması kuşatır her yanını.
Ay'ın Güneş'e pervane olup, ondan aldığı ışığı aksettirmesi gibi, görene sürur verir hâlin.

Öyle bir şey ki, herkesin arayış içinde olup, üzerine ahkâm kestiği sonsuz mutluluğun sırlarını içinde hissedersin.
Öyle bir şey ki, O'ndan başkasına ihtiyaç duymaz, gelenden gidenden kaygı duymazsın. İşte özgüven. Mutlak güven. Bilirsin ki O seni yarı yolda bırakmaz. Heyt be, var mı bundan ötesi?

Öyle bir şey ki, cenneti bile istemezsin, verseler almazsın. Sadece O. Yeter ki O. Bir tek O olsun.

Aşk. Ey aşk. Dilime yakışmıyor adını anmak.
Tek yapabildiğim uzaktan bakmak.
Dedim zaten, beni aşar bu konuşma.
Çömez bir pervaneyim, kendimi topluyorum yaklaşmak için ateşe.
Gün gelip dalabilmek için o nurun içine.

Baştaki soru, aşk var mıydı...?
O hep vardı da, anlaşılan bir şey var ki;
Ben hiç âşık olmamışım...
ah mine'l aşk

4 Kasım 2008 Salı

ya Rabbi huzur...

Dedim şükür böyleleri de var.
Huzurun tanımı: bu nesli tükenmek üzre olan nadide insan teklerinin yanında az da olsa bir-iki saat geçirmek.
Araştırma konusu: bu nadide insan teklerinin kusurları.
Elimizdekiler: bu muhteremlerin sözleri, halleri ve hareketleri.
Şimdi bak bak dur.
Önce uzaktan, sonra hafif şaşkın, sonra hayran hayran.
De ki: sözlerinde ne bir tutarsızlık, ne bir mantıksızlık,
hallerinde ne bir aşırılık, ne bir bayağılık, hareketlerinde sadece zarafet var.
Sonra da de ki: hey Allah’ım, böyleleri de mi var?
Bu kadar doğru, bu kadar yalın, bu kadar rahatlatıcı insan tekleri.
İşte bu! Aradığım, bakındığım, olmaya çalıştığım.
Her sözünün altına imza atılacak biri olmak diye bişey varmış,
inanmazsanız sizin kaybınız.
Ama kimler deseniz isim veremem, bilenler göz kırpsın.
Bir gün bu güzelliklerden biri demişti ki;
"Hani çok güzel bir yemek yersiniz de sorarsınız ya tarifini;
bunu nasıl yapmış, ben de aynısından yapayım.
Ya da güzel bir el işlemesi görürsünüz,
bu nasıl yapılmış, ben de böylesini yapsam.
(bu misaller çook çeşitlenebilir)
Ve bir insan görürsünüz, çok doğru, çok vakur, çok zarif,
Rabbiyle irtibatı çok hâlis. O zaman da dersiniz;
nasıl yaşıyor hayatını, ben de onun gibi yaşayayım…"
son söz; içten bir nefes ve… ya Rabbi huzur..

19 Eylül 2008 Cuma

münâcât

Cismimde yaşayan her zerrenin Rabbi olan Allah’ım,
Göğsümdeki kafeste atan kalbimin Rabbi olan Allah’ım,
Gözlerimin altında birikip de damlayan yaşımın Rabbi olan Allah’ım,
Dilimin söylediği Allah lâfzına, parmaklarımın arasından kayıp giderek eşlik eden tesbihimin Rabbi olan Allah’ım,
Bana ferahlık veren, beni arındıran suyumun Rabbi olan Allah’ım,
Boğazımdan geçen her lokmanın Rabbi olan Allah’ım,
Beni ısıtan, beni aydınlatan Güneş’in, bana huzur veren, beni düşündüren Ay’ın, beni serinleten rüzgârın, beni gölgelendiren bulutun, beni neşelendiren çiçeğin, beni rahatlatan denizin Rabbi olan Allah’ım,
Beni şükrettiren, beni mutlu eden, bana ilham veren, beni heyecanlandıran, beni hüzünlendiren İstanbul’un Rabbi olan Allah’ım,
Bir damla suyla bin çeşit nimet veren toprağın Rabbi olan Allah’ım,
Tersine akan akarsuyun, sıcak-soğuk, tatlı-tuzlu suyu birbirine karışmayan denizin Rabbi olan Allah’ım,
Çocuksu bir mutluluk veren gökkuşağının Rabbi olan Allah’ım,
Yanmak pahasına ışığa uçuşan Pervane’nin Rabbi olan, aşkın Rabbi olan Allah’ım,
Yavrusunu koruyabilmek için insana direnen kuşun Rabbi olan Allah’ım,
Görmesem de var olduklarını bildiğim amiplerin, terliksilerin böceklerin Rabbi olan Allah’ım,
Dağ gibi adamları yataklara mahkum eden, hayatlar söndüren virüslerin Rabbi olan Allah’ım,
Aslana yem olmamak için korkuyla koşan ceylanın Rabbi olan Allah’ım,
İnsanın nefsaniyeti altında acıyla çırpınan tavşanın, ayının, tilkinin, fokların Rabbi olan Allah’ım,
Barış getirme sözü altında ölen çocuğa üzülmeyen adamın Rabbi olan Allah’ım,
Savaşta evi yıkılıp da tek yapabildiği, yaşlı gözünü göğe çevirmek olan kadının Rabbi olan Allah’ım,
Helal rızık kaygısıyla, her sabah evine ekmek getirmek için sokağa çıkan adamın Rabbi olan Allah’ım,
Ölüm için tek gerekçesi camdan bakmak olan minik çocuğun Rabbi olan Allah’ım,
Senden başka her şeye anlayışla yaklaşan, yediği lokmayı kendinden bilen, her başardığında Sana karşı güçlendiğini zanneden ateistin Rabbi olan Allah’ım,
Milyonlarca insanın ona doğru aktığı, çıplak kayasında Rahmetin parladığı, kuru toprağına âşık eden Mekke’nin Rabbi olan Allah’ım,
Rüzgârında şefkatin estiği, letafetinin yüzlere yansıdığı, en kudsî misafiri bağrında ağırlayan Medine’nin Rabbi olan Allah’ım,
Yûsufî güzelliğe şahit olmuş, Züleyha’nın aşkını seyretmiş, Kelamullah’ı duymuş, Hz. Musa’nın sabrına tanık olmuş Mısır’ın Rabbi olan Allah’ım,
Uğruna nice kanlar dökülen, gözyaşı kana karışmış Filistin’in Rabbi olan Allah’ım,
Milyarlarca mucizenin Rabbi olan Allah’ım;
Kudretine şahit yaz beni,
Adaletine şahit yaz beni,
Merhametine şahit yaz beni,
İzzetine şahit yaz beni,
Sabrına şahit yaz beni,
Kulluğuna kabul et beni,
Aczime şahit ol.

17 Eylül 2008 Çarşamba

illâ hû...

Hepimiz bir kum tanesiyiz,
Ne bu direniş, bu gösteriş!
Ne anlamsız, ne saçma bir çaba.
Ben, ben varım diye çırpınmak ne lüzumsuz bir iddia.
Ufacıksın, ufacığız bu kainatta.
Dünya bizi beklemedi doğalım diye,
Hayat donup kalmayacak biz ölünce.
Sokakta bir sürü insan..
Hiçbiri bana bir şey ifade etmiyor, benim onlara etmediğim gibi.
Aralarına karışınca ben de kumsalda bir kum tanesiyim.
Kimsenin kimseye üstünlüğü yok.
Varlığımız yokluğumuz bir.
Öyleyse neden bu yarış?
Kazan, öne geç, koş, konuş..
Hepsi boş çırpınış!
Değil mi ki yarın senden geriye bir şey kalmayacak, unutulacaksın zaman aktıkça,
Herkes gibi.
Neden bu kalp kırış, itiş-kakış?
Sen bir hiçsin. Bir hiç.
Hiçliğin kadar sus. Varlığın kadar konuş.
Unutma yokluktan sadece bir milim ötedesin.
Her an kaybolacak, tekrar yok olacak, unutulacaksın bu dünyada.
Ben, ben, BEN..
"Ben de varım burada!"
Hah! Ne kadar saçma!
Yoksun canım, kendini kandırma.
Boşuna uğraşma, boş uğraşma.
Sen sadece Allah'ın "KULUM" dediği kadar varsın!

İLLÂ HÛ...