“Bir mim olayı vardı, noldu ki ona?” demeye kalmadı mimlendim. Mimin dönüşü muhteşem oldu, hem Böcük’ten geldi, hem de 100 maddede kendimi anlatmamı istedi. Evvela Böcük’e tenk yu veri maçlarımı iletiyorum. Mimlenince mimlerden soğuduğumu farketmiş olmakla beraber Böcük’ü kıracağıma sayfamı kapatırım daha iyi diye biraz mübalaaaalı şekilde olaya yaklaşmış bulunuyorum.
Böcük 50 madde yazmış o bile çok bana. Hem kim okur 100 maddeyi anacım?Kısa ve öz geçerim şimdi ben bunu, sizi de yormam fena mı? Hem şurda iki paralık bir gizemimiz varsa onu da çöpe mi atalım yani? O kadar bilmeyin beni. Ya da şöyle diyelim klasik söylemle; beni bilen bilir, bilmeyen kendi bilir :)
1. Yaştan başlamayı istemezdim ama tam olarak 24 yıl 2 ay 14 gün tükettim şu dünyada. Kime ne faydası oldu Allah bilir.
2. Selvi boylu dal gibiyim, bundan da hiç bir fayda görmediğimi söylemek zorundayım. 1.77 ile ülke nüfusunun 2/3’sinden uzun olmanın bir getirisi yok sayılır. He, dolapların üst rafları konusuna girmiyorum tabi.
3. Kişisel Gelişim’le ilgileniyorum, internasyonel sertifika koleksiyonu yapma amacı güdüyorum, arada insanlara terapi yaparak eğleniyorum. Kişisel Gelişim kitaplarını ise tasvip etmiyorum. Kendim yazarsam onu okursunuz :P
4. İstanbul’da yaşamak beni mutlu ediyor, bir daha doğsam yine İstanbul derim.
5. İstanbul’da en sevdiğim yerler Fatih, Beşiktaş, Florya, Çengelköy civarları ve kendi oturduğum semt. En nefret ettiğim tek yer Kadıköy. Kadıköy’e gitmek midemi bulandırır, başımı ağrıtır, ruhumu daraltır.
6. Aşırı deniz tutkum var. Çocukluğumdan beri deniz manzaralı ev hayali kuruyorum. Denize girmektense seyri beni mesteder.
7. İlk okuduğum şey gazeteydi. Orta okulda kendi gazetemi almaya başladım. Gazete okuyan insanları severim.
9. 5 yıldır kola içmiyorum. Toplasam ve ortalamaya döksem yılda 1 kez yarım bardak asitli içeçek içerim. O da Çamlıca gazoz olur.
10. Yemekle aram yoktur. Aklıma yemek yemek çoğu zaman gelmez. Midem ağrınca yemek yemediğimi hatırlarım. Ama hiçbir yemek arasında ayrım yapmam, sevmediğim bir şey yoktur.
11. Hasta olmam (çok şükür). Senede bir, bazen 2 senede bir grip olurum, hiç yatmam, ayakta geçiririm.
12. Kendimi şartlayınca sıcak elimi yakmaz, bunu nasıl becerdim bilmiyorum.
13. Moralim bozulunca direkt uykum gelir. Uzun bir hikayesi var, kısacası canım sıkılınca dakkasına gözlerim kapanır.
14. Hızlı araba kullanırım. Bazen saf gibi kendimi korkuturum.
15. Örgü örmek, çizgi film seyretmek, türk filmleri ve müzik beni rahatlatır. Winnie the pooh’u hâla izlerim, Snoopy (Charlie Brown :) ) ve Simpsons’a bayılırım.
16. Yerli dizi takip etmem. Bir dizinin 10 dakikasını veya sadece reklamını izleyince bütün mevzuyu anlarım ki bence her Türk bunu yapar, dizilerin basitliği gereği. The Closer, E.R., South Park’ı severim. Rastlarsam izlerim. Rastlamaya çalışmam.
17. Laptop bir uzvum gibidir. Cep telefonundan nefret ederim. Çoğu zaman ilgilenmem, kendi kendine şarjı biter, üç gün sonra şarj ederim.
18. Msn, Facebook, Twiter vb. sevmem, kullanmam (ama hesabım vardır niyeyse). Herkesin yaptığı şeylerden kasıtsız olarak uzak dururum, sıkılırım.
19. Evcil hayvan besleyemem ama beslemişliğim vardır, pişmanım ve beslenmesine de karşıyım, bencillik ve sadistlik olarak değerlendiririm.
20. En sevdiğim koku kavun kokusudur, en sevdiğim tat elma suyu, en sevdiğim renk yeşil.
21. Hep spor giyinmeyi istemişimdir ama bir şekilde olmamıştır.
22. Takı olarak yüzükten vazgeçmem. Benim takım mutlaka gümüş ve gerçek olmalıdır, imitasyon şeyler sevmem. Ama arada kullanırım. Kol saatimi iki yıl çıkarmamışlığım vardır.
23. Pazar gününü sevmem, erken yatmam gerekir. Cumartesi iyidir.
24. Yaz aylarını sevmem, ilk ve son bahar gözdemdir. Her gün yağmur yağsa sıkılmam.
25. 12 ay yorganla yatıyorum. Kendimi Snoopy’deki battaniyeli çocuğa benzetiyorum.
26. Robin Williams’la tanışmak istiyorum.
27. Artık çalmadığım bir gitarım ve bendirim var.
28. Kurşun kalem beni en çok mutlu eden şeylerden. Kendimi ödüllendirmek istediğimde kurşun kalem alıyorum. Kendimi cezalandıracaksam da kırtasiyeye gidip kalem almadan çıkıyorum.
29. Arada Stabilo’nun sitesine girip kalemleri seyredecek kadar kalem hastasıyım.
30. Bazı geceler uyanıp deftere bir şeyler yazıp geri yatıyorum. İlhamın ne zaman geleceği belli olmuyor :)
31. Aynı zamanda 3 kitap okurum. Birinden sıkılıp diğerine, sonra diğerine, sonra ilkine dönerim, hiç kafam karışmaz.
32. Kitap ve defter arasında çiçek kurutmayı çok saçma, amaçsız, gereksiz, kızsı bulurum.
33. Tartışmaktan sıkılmam, hazırcevapımdır. Ama bunun yanında insanlarla önemli bir şey konuştuktan sonra hep “Şunu da demeliydim, neden demedim!” diye en önemli cümleler hep sonradan aklıma gelir, kendime sinir olurum.
34. Gerçekten sevmediğim insanların yüzlerine ve gözlerine kendimi yırtsam, parçalasam bakamam. İnsan sevmemeyi hata olarak algıladığım için sanırım, gözlerine bakınca onları sevmediğimi anlayacaklarını zannederim. Şu an gerçekten sevmediğim ve ona karşı kendimi düzeltemediğim 1 kişi var.
35. Şu an bu mimden çok sıkıldım ve boş bir iş gibi geldi, o yüzden kendimi tebrik edip bitiriyorum.
İnsan kendini anlatmayı seven bir yaratık olsa da, bir yere kadar. Sıkılgan yapıma yenik düştü bu mim.
Önceden de söylemiştim, bu kendini anlatma çabası bana gereksiz geliyor. 35 madde çok bile bence. Ha yazdıkça yazasın geliyor, bıraksam 500 madde de çıkar da faydasına inanamayınca yazıya da dökülmüyor.
He bir de diyebilirim ki, çocukken, yani ergenken, yani 10 sene önce falan, tüm hayatı anladığımı sanırdım ve kişiliğimi bulduğumu. Oysa anladım ki hayatı anlamak herkese nasib olan bir şey değil ve kişilik öyle buldum deyince sabitleşen bir şey değil. İnsan sürekli değişmeye mahkum. Yıllar sonra bu maddelerden geriye kaçı kalacak merak ediyorum.
Bu mübarek mimi, Elalemin Akıllısı'na yolluyorum. Pek mim yazdığını görmedim ama yazmak isterse buyursun, istemezse paşa gönlü bilir :)
mimm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mimm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Ağustos 2009 Pazar
17 Nisan 2009 Cuma
kevgir misin be kardeşlik!
Eskiden markette, mağazada canının çektiği bişeyleri de ekstradan alırken, şimdi sadece gerekli olanları alıyorsan,Bu kış bir çizme alayım, karda-yağmurda, her türlü havada giyerim dediysen,
Bayramlarda ve özel günlerde yeni kıyafet almaktansa dolaptakilerle idare ediyorsan,
Abur-cuburu diyet yapmaksızın azaltmış, sebze yemeyi arttırmışsan,
Geç kalacak da olsan taksiye binmiyorsan,
Artık dışarıda yemek yemiyor, birazdan evde yeriz diyorsan,
Eskisi kadar alış-veriş merkezleri, sinemalarda gezmiyorsan,
Arkadaşlarınla masraf olmasın diye evde buluşuyorsan,
Bu ‘masraf olmasın’ lafını sık kullanmaya başlamışsan,
Şehirlerarası yolculuklarda otobüs/tren tercih ediyorsan,
Özel hastanelere gitmeyi en son ihtimallere koyuyorsan,
Paranın neden bu kadar önemli olduğuna kahrediyorsan,
Her harcamadan kâr etmenin yollarını arıyorsan,
Bir yere yatırım yapmalıyım ama nereye nereye diye endişeliysen,
Esnafsan, tekstilciysen ve başka da sebebe ihtiyacın yoksa,
Dükkanı kapatmayı her gün düşünüyorsan,
Yeni mezunsan ve hâlâ iş bulamamışsan,
Gelecek kaygıların varsa,
Erkeksen ve evlenmeyi maddi sıkıntıya girmemek için istemiyorsan,
Kadınsan ve zengin koca için dua ediyorsan,
Çocuksan ve babandan harçlık isteyemiyorsan,
Üzgünüm sen de krizdesin demektir.
Krizden etkilenmeyenlerin de bence bu hâllerini çaktırmaması evlâdır. Çünkü azınlıktalardır ve tok açın halinden anlamaz misali, ‘ay yok canım kriz falan’ gibisinden konuşmamalıdırlar.
Bazen susmak daha hayırlıdır.
Allah milletimize ve gençlerimize yardımcı olsundur, hayırlı kazançlar versindir.
Bu da bir mim yazısıdır. Hakan-Can'dan gelmiştir. Kimseye paslanmayacaktır çünkü yazar paslamayı sevmemektedir.
3 Nisan 2009 Cuma
gönül çelemeyen
Mime gel mime.Kalbinizi çalan eylemseller demiş Şeker Portakalı. (Aslında bi sürü mim sunmuş da ben bunu seçtim.)
Şimdi buradan tarifi versem ne işe yarayacaaak vermesem neye? Eh neyse…
Ben bi ara odunluğumdan bahsetmiştim değil mi? Hehe evet :) buradan anlaşılması gereken, benden bir şey çalmak olimpiyat rekoru kırmak gibi bir şey olur.
Erkeklerle görüntüde iyi anlaşsam da içten içe hep burun kıvırırım, kolay beğenmem, çok eleştiririm, duygusal erkekleri hiç sevmem, bol zekâ katsayısı ararım, bir çok mana ihtiva eden cümlelerimin anlaşılmamasına tahammül edemem, abartılı sevgi gösterilerine gelemem, sıkboğaz edilmekten nefret ederim, fazla üstüme düşülmesini istemem, abuk subuk cicili bicili aptal âşık triplerine kusarım falan da filan.
Çok garip huylarım vardır mesela, günlük işlerime dair sorular sorulmasını sevmem, bugün şunu bunu yaptım diye bir şeyler anlatmayı da sevmem (erkekler gibi değil mi). Moralim bozukken teselli edilmeyi sevmem, hele hele mantıklı cümleler kurulup, ‘olaya bi de şurdan bak’ tarzı cümleler beni çileden çıkarır, kendi halime bırakılmam lazım ya da sadece sarılacak birine ihtiyacım olabilir.
Allah beni erkek de yaratabilirmiş ama kısmet böyleymiş. Gerçi bi yerde iyi yönleri de var, erkekler de sıkboğaz edilmek istemiyorlar, benim etmeyeceğim garanti işte ne güzel. Ama aslında saydıklarımın hepsi test aşaması, yıldırma politikası. Yani benim tüm bu çekilmezliklerime rağmen birisi çıkıp da ısrarla yanımda olursa içimden “Bu adam ya geri zekalı ya da ciddi âşık” diye geçirip düşünmeye başlarım.
Bunlar bir yana, yani savunma mekanizmamı bi kenara bırakıp mantıklı bakarsak (yalnız hala mantık diyorum, duygudan eser yok!) beyin temsil sistemi benimkiyle yakın olursa olabilir. Yani görselliği yüksek, fazla duygusallığı olmayıp akıllı hareketler içindeki kişileri severim.
Onu da geçelim, ben çiçeklere, çikolatalara, yok sürprizlere, yok şaşırtıcı hareketlere falan da pek prim vermem. Ama beni iyi tahlil ettiğine dair, hakikaten başkasının kolay göremediği bir şeyi gördüğünü anlarsam da kalkanlarımı indirebilirim. Öf yine mantık yine mantık yani.
Yok yok gönlümü çelmek mümkün görünmüyor. Ancak Allah başıma yıldırım düşürecek ki, ne şart ne şurt kalır, tüm kusurları tipeksle örterim o zaman. Acayip fedakar, özverili, dengeleyici ve hoşgörülü olma potansiyelim de var. Ama okyanusun derinlerinde.
Bunun dışında normal durumlarda benle başa çıkılmaz, yaklaşmayın yakarım tarzı bir şeyler var içimde ve bunu bi kenara bırakmayı pek düşünmüyorum :)
Şimdi bu laflarımın bana yutturulması söz konusu da olabilir, o da muhtemel, onu da düşündüm yani. E sonra da dedim kendime, 'zararı yok, bu lafları yutmak olsa olsa iyi bir şey olur' :)
Aaa bi de mimi paslama işi var değil mi? Ya hiç sevmiyorum bu kısmı. Aslında bu mimin üzerinde biraz oynayıp Çilekli Süt'e ve Yesari'ye yollamak istiyorum. Değiştirmezsem çatlarım :) Şöyle olsun; Nasıl bir eş olurdun? Her açıdan, hem duygusal, hem ev işleri, hem akrabalar falan filan...
18 Mart 2009 Çarşamba
Bin Muhteşem Güneş
Hep üzerinde düşündüğüm bir konudur, kadın olmak…Bir şeyi düşünürken ilk sorguladığım şey onun var oluş sebebidir. Ne olursa olsun işin mantığını, ne işe yaradığını çözmek esas mesele.
Niye kadın var? Bulduğum cevap gayet güzel, kadının kendisi gibi. Erkeği tamamlasın, ona destek olsun, erkek de onu korusun, birlikte Var edene kulluk etsinler diye. Birlikte…
Elimdeki kitapsa çok başka bir şey söylüyordu. Niye kadın var, kısaca köle olsun diye, diyordu. Demekle kalmıyor, yaşanmışını yüzüme yüzüme çarpıyordu. Uzuncası, kadının sadece kül tablası işlevi gördüğü, ev işleri, temizlik, çocuk doğurmak -ama sadece erkek doğurmak- ve de kum torbası olmak görevlerinden başka bir işe yaramayacağına inanan toplumları kafama vurdu kitap. Yani “Bin Muhteşem Güneş”.
Geçenlerde Üfürükten Prenses sayesinde kitabı okudum, yorumlarımı onunla paylaştım, o da bana blogda da yaz dedi, yazıyorum.
Kendimi dalıp gitmişken yakalıyorum, o zaman düşüncelerimi daha net görebiliyorum. Dünya üzerinde kadınlığın yerini düşünürken yüzüm acıklı bir hal alıyor. İçimden büyük puntolarla "Yazık" kelimesi geçiyor. Yazık ki, dünya üzerinde yaratılmış en güzel varlığa yazık ediliyor…
Neden en güzel? Basit. Allah’ın yarattığı en güzel varlık insan. Özeti, 'ahsen-i takvim' tanımlaması (bkz, Tin Suresi). Yani en güzel kıvam. E şimdi kadın mı daha güzel, erkek mi? Tabi ki kadın, haliyle en en güzel yaratık kadın olmuş oluyor. Karşı çıkanı yakarım :)
Ama kadının çilesi tükenmemiş ki. Hindistan’da kocası ölen kadın kocasıyla yakılmış (halen de koca karısına kızınca üstüne gaz döküp yakıyormuş!), filozoflar kadının ruhu olup olmadığını tartışmış, şeytan mı değil mi karar verilememiş, pek çok yerde kadın mal gibi alınıp satılmış, insandan vatandaştan sayılmamış, Roma’da koca isterse karısını öldürebilmiş, cahiliye Arapları kız çocuklarını diri diri gömmüş, kadınlar orta malıymış, Çin’de kadına isim bile verilmez, numaralandırılırmış. Bir de o zamanların Çin atasözü vardır ki, yıllardır kulaklarımdan gitmez, “Madem karını sabahleyin dövdün, öğlen niçin dövmeyeceksin ki?!"
Mealesef Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin tahrif edilmiş hali de pek iç açıcı değil.
Hıristiyanlar Hz.Havva’dan yola çıkarak (Hz.Adem’i yasak ağaca teşvik ettiği hikayesi) tüm kadınlar şeytandır demiştir. Hele hele güzel kadınlar erkekleri etkiliyor diye, onları cadı ilan edip yakmışlardır. Bunu bilmeyen de yoktur herhalde.
Yahudiler de aynı hikayeden yola çıkarak, kız çocuklarını utanç vesilesi saymış, kadınların lanetli olduğuna inanmışlar.
İşin aslı günümüzde de kadına çok değer verildiği söylenemez. Hem de şimdi kadınlara değerli oldukları zannettirilip paçavra muamelesi gördürülüyorlar. Erkeklerin şehvetini tatmin etme görevini nasıl da safça üstleniyorlar. Misal, Issız Adam filmi, bir kadın da çıkıp demedi ki, “bu adam kadınları sömürmekten başka bir şey yapmıyor, millet de güzelmiş gibi alık alık bakıp ağlıyor.”
Senede bir günü Kadınlar Günü (!) ilan edip, “İyi işte susup otursunlar, gün verdik daha n’apalım” deyip kenara geçiyorlar bu erkek milleti.
Şimdi benim esas canımı sıkan mevzuya geleyim. Bin Muhteşem Güneş, Afganistan’ı anlatıyor. Yani Müslüman bir ülke. Taliban’ın şeriat kuralları uyguladığı bir ülke. Ve bu ülkede kadın, bırak ikinciyi, sonuncu vatandaş muamelesine maruz bırakılıyor, hatta böyle evcil hayvan gibi.
Oysa yok böyle bir şey İslam’da. Yok şeraitte kadının hor görülmesi. Şeriat kısmını da bilahare açıklamam lazım, insanlar şeriatı el kesme, recmetmeden ibaret sanıyorlar, oysa ki namaz kılmak da şeriat gereği, oruç tutmak da. Ve malesef kitapta da bundan bahsedilmemiş, Taliban'ın şeriat deyip koyduğu saçma sapan kuralların şeriatın aslıyla, yani İslam'la alakası olmadığı belirtilmemiş.
Hz.Peygamber hanımlarına bir kez olsun kaş çatmamış, bir kez sesini yükseltmemiş, öfkeyle bakmamış, çalışan bir kadınla (Hz.Hatice ve Hz.Zeynep) evlenmiş, kız çocuğu Hz.Fatıma’yı çok hatta en çok sevmiş… Kadınlara her an kırılabilecek, nadide billurlar tanımlaması yapmış bir peygamber…
Örnekler o kadar çok ki. Şimdi hâl böyleyken müslümanım ayağına orada burada caka satıp eve gelince karısı döven, dövmese de içten içe sürekli küçük gören, ağzını açıp iki kelam etmeye layık görmeyen, kadının fikrini ifade etmesine tahammül bile edemeyen ümmetin erkekleri de kim oluyor?? Allah aşkına onlara ne oluyor da Peygamber’in yapmadığını yapıyorlar??
Üfürük’ün bir yorumu vardı, ‘onlar kendilerini ailelerinin peygamberi olarak görüyor’ diye. Evet, haklı. Yoksa bu küstahça nefsini kabartma, büyütüp şişirip başka kimseye yer ve hak bırakmamanın nasıl bir tanımı olacak??
İşte ben bu yüzden erkeklerden haz etmiyorum. Feminist değilim asla. Zira Allah’ın yarattığı erkek nesliyle bir derdim yok, haklarını yemiyorum, kendini her şeyin hakimi, kadını ayağının paspası zanneden erkek cinsinden ve zihniyetinden nefret ediyorum. Neyse Allah’ın sopası yok, hak yerini bulacak nasılsa.
Böylece de MaviGiz'in kitap mimini yerine getirmiş oluyorum. Pas atmayı sevmesem de bu kez atacağım, Hakan-Can ve Şeker Portakalı'na mimi yolluyorum. Olay şu; etkilendiğiniz bir kitabı anlatıyorsunuz. Aslında yer yer kendisinin çok kitap okuduğunu ima eden :) Zihin kurdu Artificial'i de mimlemek var, gelip de bu yazıyı okursan mimlendin Arti. İster yaz, ister sat, ister yanında yat...
şunun içinde;
aduuukettt,
dön bak aynaya bu sen misin hatırla,
faydalı şeyler,
içsel ateşlenmeler,
mimm
21 yorum:
3 Mart 2009 Salı
12 Şubat 2009 Perşembe
and the oscar goes tooooo.....

aman pek bi sevindim. şepşeker Şeker Portakalı beni seviyormuş. hehe, daha doğrusu sevdiği bloglar ödülü (mimi)ne layık görmüş Pervane'yi. kendisine gani gani teşekkür ediyorum :)
bu sevinçle yazımı erteleyip bu haberi cümle aleme duyurmayı seçtim. şimdi bana düşen 7 kişiye bu ödülü vermek. bu biraz şu mail zincirlerine benzedi gerçi. hani bu maili 7 kişiye yollarsan işlerin rast gider, sevdiğin sana bilmem ne eder, şöyle böyle olur, yollamazsan anan ağlar gibisinden. peki peki iyi bi benzetme olmadı. aklıma geldi durduramadım.
sevdiğim blogları helbet takip ettiklerim arasından seçeceğim. işe bak ki bugün bi ara bunu düşünmüştüm. bazen bir blogla karşılaşıyorum, enteresan bir şekilde kanım kaynıyor, sanki tanışıyormuşuz gibi. hakikaten de güzel bir sıcaklıkla karşılanıyorum. frekans tutması galiba.
yoksa normalde mesafeyi çok tutarım, ama güzel istisnalar oluyor işte.
şimdi blogunu sevdiğim 7 kişiye ödüllerini veriyorum;
Sananaaaaaakiiiiiiiiiiii BananeSaNNNNN (TahsinSan'a da veriyorum ödülü, bi hikaye çıkar bundan bak;) )
İlham Perisiiii (yazmak zorunda değilsin Pericim, ödülü al yeter ;) )
Böcüüüüüüüüükk,
Zeugmaaa,
Çilekli Süüüüüüütt,
Uçandepiiiiiiiikkk,
Kuzey ve Defteeeeerrr...
7 olmuş evet. daha olsa verirdim ama sayımız 7'ymiş. kısa bi ipucu vereyim, bloguna bir kere bile olsa yorum yazdığım herkesi (SaN bu senin için geçerli değil tabi) seviyorum ve takip ediyorum.
hemen haber vermeyeceğim, bakalım kimler gelince görecek ödüllerini. işin aslı vaktim kalmadı da, bu da güzel olur.
evet şimdi de ödül konuşmamı yapayım;
burdan beni büyüten anneme, babama, evlenip bana yeni bir oda bırakan ve şirin bir gelin getiren abime, tatlı cadım kardeşime... bi dakka ya, geç geç.. beni okuyan herkese, yayında ve yapımda emeği geçen kendime çok teşekkür ediyorum :)
veee sevgili MaviGiz'den de bugün geldi bu ödül. bugün 14 Şubat, bu bilgiyi buraya ekliyorum. kendisine kocamaaan teşekkür ediyorum. bu mimi çok sevdim ben, çok motive edici. tekrar ödülü bana verenlere ve benim ödül verdiğim ve çok güzel karşılıklarda bulunan sevgili blog yazarlarına çok teşekkür ediyorum...
18 Ocak 2009 Pazar
kırmızı mim
Bugüne kadar olan sinirli anlarımı düşünüyorum. Bu konuyu da açıklığa kavuşturmalıyım.Abimle büyürken yaptığımız kavgaları saymıyorum, onlar süreç gereği bi yerde. Derin izler de bırakmadı zaten, gülümsetiyor ancak. Hazır cevaplılığımın gelişimine katkısı çok büyük saolsun abimin.
Anneme göre sinirli olabilirim ama yanar söner cinsten. Onlar klasik ana-kız atışmaları. Hal-i hazırda yapacak olduğum şeylerde “şunu yap” denmesinden hoşlanmamam üzerinde döner konu genelde. Ama büyüdük artık, eski tadı vermiyor. Kol kola geziyoruz işte.
Kardeşimle de kavga falan etmeyiz, bazen ben ablalık taslarım, bazen o şımarık velet olur, onu da geç.
Dışarıdan bakınca, bakana göre değişiyor durumum. Öğrenciler beni başka dünyadan gelmiş sanıyor, çünkü beni sinirlendiremiyorlar. Bunun iki istisnası oldu, bugünün konusu da bu olacak.
Arkadaşlarım da soğukkanlı olduğumu söyler. E kısaca sinirli değilim. Hatta fazla relax, yer yer umursamazım. Zaten milleti kafaya taksam ohoo…, başka işim mi yok?
24 yıla pek yakın hayatımı ciddi ciddi önüme koydum, öfkeyi damarlarımda hissettiğim iki olay oldu. İkisinde de konu yalan ve saygısızlıktı. Demek ki hiç tahammül edemediğim iki şey buymuş. Bir de mantıksız hareket ve sözler var ama asgari müştereklerde çözüyorum onları.
İlki ben çömez bir hocayken iki öğrencinin bize dizi dizi yalanları ultra relax bi vaziyette sırıta sırıta bize söylemesi sonucu bende oluşmuş bir öfke kriziydi, fakat bu çok uzun bir cümlenin en son noktasıydı. Öncesinde defalarca konuşup çözüme varmaya çalışmıştık. Sonra beter bi gecenin bir vakti, bir damla damladı bardak taştı ve ben çok yükselttim sesimi. Saflık işte, sonra da üzüldüm sesimi yükselttiğime, yufkaydı yüreğim.
İkincisi ahlaksız ilişkiler, milleti oyuna getirmeler, ikili oynamalar, insan kullanmalar ve yalan rüzgarı içinde kavrulmuş bir ruhun karşıma çıkmasıydı. Kızla bir sene geçirdim, hiç bi şey çakmadım. En sonunda kızın arkadaşları dayanamayıp bize her şeyi anlattılar. Bu kız bunları nasıl kandırıp işlerini gördürüyormuş, gitmiş herifin tekiyle evlenmiş, tutmuş mahrem hikayelerini millete anlatmaya başlamış, bir sürü de yalan sosu katmış. Oscarlık bi tip kısaca.
Biz bu kızı karşımıza aldık, şu avukatların çapraz sorgusuna tuttuk, açıklarını yakaladık, kısmi itiraflara mecbur bıraktık. Ama bir yandan da içim şişiyor. İlk defa bu kadar düzenbazını canlı canlı karşımda görüyorum. Hikayelerde okumakla orijinalini görmek arasında fark var. Hala da görmedim o kadar yalancısını, gerçi görsem de şaşırmam artık, kız ufkumuzu açtı bir kere. Hani ilk defa zürafa görmek gibi bir şey.
Sonlara doğru elimizde sıkı bir koz vardı, konuyu oraya getirdik. Başladı yalan söylemeye. Bi Ya Sabır çektim. Azar azar elimizdeki kozu açıklıyoruz, onun da yalanı ortaya çıkmaya başlıyor. Her çıkan yalanına yeni bir yalan yumurtlayıveriyor, onu kırıyoruz yenisini yapıyor, onu bozuyoruz bi yenisi daha. Zaten kişilik bozuklukları böyledir, kusurunu yeni bir kusurla örtmeye çalışır.
Baktım sonu yok bunun ve artık beni sıcak bastı, resmen cıvam yükseldi yükseldi veee ayağa fırladım kıza bir püskürdüm ki odadakiler şok, kocaman donmuş gözlerle bana bakıyorlar. E ama yeter bu kadarını da kaldıramadım, göz göre göre nereye kadar. Bağırdım çağırdım kendimi rahatlattım. Yoksa biliyorum ki kızın zerre kadar yüzü kızarmadı, ders de almadı. Tedavilikti durumu, bağırmakla iş bi yere varmazdı. Ama zararı da olmazdı, yüzsüzdü bi kere. Yüzüne tükürsen Ya Rabbi şükür diyecek cinsten, kalbini kırdığımı hiç sanmıyorum. Sonra gittim yine ben sinirden ağladım.
Şimdi olsa bu kadar öfkelenmem diye düşünüyorum. O zamanlar kişisel gelişim ve psikoloji eğitimlerine tam meyletmemiştim. Ama insanın sabrını geliştirmesi de zaman alabiliyor, kendime de çok güvenmiyorum.
Mesela bu aralar da bir şeylere kızıyorum, birilerine. Fakat sakinliğimi suni olmadan hakikate çevirebiliyorum. Yazıp çizip üstümden atıyorum, kimse zarar görmüyor.
Dur bi de nasihat edeyim, okuyucu boş dönmesin. “Kardeşlerim! Valla değmez.” Yemin de ettim daha ne olsun.
Hadi bir de bilgi vereyim, içerik zenginleşsin. Ahkâm kesmiyorum bak, yanlış düşünme kızarım :) Kişinin davranışının altında duygusu, duygusunun da altında algısı yatar. Biz sadece davranışı görüp tepkimizi ona göre veririz fekat sormayı düşünmediğimiz soru şudur; ‘bu insancık, içinde ne hissediyor, daha içinde neyi nasıl algılamış da böyle davranıyor?’
Bu tabi bir bilinçaltı olayı herkes şak diye çözemez ama en azından yaklaşımlarımızı değiştirirsek başta biz, sonra da etrafımız rahat eder.
Bakıyorum da tam mimlik bi konu olmuş, mim mi başlatsam? Başlatayım bakalım nolcak.
O zaman şöyle yapıyoruz; abilerim ablalarım, şu önünüzde görmüş olduğunuz mevzuyu pek sevgili Çilekli Süt'e, şeker ötesi Şeker Portakalı'na, orijinal üstü SananaAki BananeSan’a, mutlu böcük İpek Böcüğü'ne yolluyorum. Kırmızı kurdelamızı kestik, Allah bereket versin.
Konuyu özetlersek; şimdiye kadar en çok sinirlendiğin olay ve seni en çok kızdıran şey acaba nedir nedir??
Unutmadan; atom bombası senin başına düşsün İsrail...
14 Ocak 2009 Çarşamba
sakıncalı








bu listenin tamamında (317 ürün) kullandığım 11 ürün vardı, bu sayının azlığına şükrediyorum. 11 ürünün 8'ini bilmiyordum, 3'ünü ben seçmiyordum, vazgeçmek zor olmayacak. 6 yıldır zaten bunların çoğunu bilinçli olarak boykot ediyorum, bir kısmını da bilmeyip, zaten kullanmıyordum. microsoft olayını da ne yapacağız bilmiyorum.
bu da mimdi. mim paslama işini sevmedim ben, alan var almayan var. teklif yok isteyen alsın.
7 Ocak 2009 Çarşamba
Bir Avuç Firavun
Yine mim, bu sefer Filistin. Tereddütsüz kabul. Ama düşünceler çok kabarık.
2002’de Filistinli küçük kızın haykırışı kulaklarımda;
“Her sabah çocuklarını öpen babalar!
UTANIN! UTANIN! UTANIN!”
Hala hiçbir şey yokmuş gibi davranan herkes, elini açıp dua etmekten aciz herkes, televizyonu kapatınca duygusu biten herkes, utanın, utanın, utanın…
2002’den bu yana aslında Filistin’de hep aynı manzara vardı, peki aklımız nerdeydi?
Artık bir şeyleri görme vaktidir, dünyanın lunapark olmadığını anlama vaktidir.
İsrailoğulları tarih boyunca her sığındığı memleketten kovulmuştur. Her yerde tatsızlık, arsızlık çıkarmış bir milletin hiç değişmeyen ve büyümeyen şımarık çocukları olmuşlardır.
İspanya’dan da kovulduklarında Osmanlı onları himaye etmiştir. Ne diye ettiyse böyle nankör bir milleti, illa ki vardır bir hikmeti. İçtiği kaba pisleme en bariz özelliklerinden olan İsrailoğulları, bugün Türkiye’ye kafa tutuyor, Filistin konusunda İsrail’i kınadığı için.
Başbakanın cevabı ise gediğe oturtulan taşlardandı; “Biz kovulduğunuz zaman, dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan Osmanlı'nın torunu olarak konuşuyoruz. Sıradan bir ülkenin lideri olarak konuşmuyoruz"
Daha 100 yıl öncesinde Osmanlı sınırları içinde olan Filistin, bugün bir avuç soyu bozuğun dünyanın en büyük vahşetini sergilediği sahne halinde.
Sadece bir asır önce bizim için, Kayseri’den, Adana’dan bir farkı olmayan Filistin, bugün dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumda. Etrafı duvarlarla örülü bir toplama kampı..
Filistin bizdendir, biz de Filistin’deniz. Sanki elin ülkesiymiş gibi algılanmasının sonu gelmeli artık. Ama yazık ki yüreği kıt, duygu kabızı bir kısım türk medyası iğrenç ruhlarını yansıtmaya çekinmiyor. Hangisini saysak;
• TRT'nin ilk günkü yayınında "Hamas'ın füze saldırısına misilleme olarak İsrail'in Hamas mevzilerini vurmaya çalışırken sivilleri de vurmak zorunda kalışını mı?
• Sedat Laçiner'in sorunun kökeninde Hamas'ın olduğu ve çözümün Hamas'ın siyaset sahnesinden tamamen ortadan kaldırılmasıyla gelebileceği kehanetlerini mi?
• Zaman gazetesinden Ahmet Turan Alkan'ın Esad'ın gerçekleştirdiği Hama katliamına kadar geri giderek, eğer İhvan'ın çağrısı olmasaydı Esad bu katliamı gerçekleştirmeyecekti minvalli "İslami terör"e vurgu yapan satırlarını mı?
• Yine Zaman'dan, uzmanlığını İsrail basınını takibe borçlu Fikret Ertan'ın "soğukkanlı" yorumlar eşliğinde (üstelik yazısının sonuna tarafsız bir siyasi tahlil yapmaya çalıştığı şerhi düşerek) İsrail'in bu saldırıyı yapmak zorunda olduğunu -insanın kanını dondururcasına sakin bir edayla- anlatışını mı?
• Fatih Çekirge'nin Hamas militanlarının bebekleri havaya kaldıran görüntülerinden (sıkılıp bıktığını) iğrendiğini belirten ve "Ölmeyi bile bilmiyorsunuz; ölmeyi bilmeyen nasıl savaş kazanır…" diyerek içindeki İslam düşmanlığını salyalar eşliğinde akıttığı satırlarını mı?
Kime yaranmaya çalıştıkları belli. Ama hiçbir şeyin farkında olmadıkları da belli.
Dünyada batı uygarlığı kadar pahalıya mal olan bir uygarlık var olmamıştır. Amerika, 4 ırkın 3’ünü mahvetmiştir.
Önce Kızılderilileri yok etti, bugün müzelik birkaç sayılı kişi kaldı ki, nesillerinin artma imkanı yok.
Siyahları köleleştirdi. Tüm Afrika’yı köle edindi, koca bir ırkın özgüvenini yerle bir etti.
Sarıları sömürdü, Çin’i, Hindistan’ı ve daha nicesini..
Dünya ekonomisinin yarısı Amerika’nın elinde. %25’ini kendi ülkesinde, %25’ini diğer ülkelerde tüketiyor.
Batı medeniyeti sanayi devriminden sonra, teknolojiyi geliştirip, üretim yaparken bir yandan da doğal dengeyi bozdu, buzullar eridi, küresel ısınma, üstüne sos niyetine küresel kriz çıktı.
Tüm dünyayı böylesine sömürmüş, böylesine harcamış, böylesine babasının malı gibi efelene efelene kullanmış batının fünyesi de İsrail’dir. Bu yüzden bu bir avuç, 6 milyonluk İsrail, bu kadar şımarabilmiş, bu kadar gözü dönmüştür.
Şimdi bu kadar arkası büyük bir vahşette, neden dünya sessiz kalıyor daha nettir herhalde.
Hep diyorum, İsrail’i durdurmak mümkün değil, yarın duracak, 2 yıl sonra yine başlayacak, hep olduğu gibi. O yüzden aldanmamalı ey halk, durursa bu zulüm, bitmiş değil, ara verilmiştir.
Tek çözüm inananların birlik olması, İslam dünyasının özbenliğine dönmesidir.
Dün Başbakan, Başbakanlık Acil Durum Genel Müdürlüğü tarafından açılan hesap numaralarını verdi. Kim olduğun fark etmez, bir lirayla da olsa senin de katkın olmalı. Elimden bir şey gelmez, bedduadan başka, demekten öteye geç artık.
Ziraat Bankası Aşağı Ayrancı Şubesi'nde 5555 555 nolu hesap.
Türkiye Halk Bankası Bakanlıklar Şubesi 05 00000 5 numaralı hesap.
Vakıflar Bankası Finans Market Şubesi 205 5555 numaralı hesap.
Bir de, boykot devlet boyutunda olmadıkça belki çözüme götürmeyecek ama bari vicdanını temizlemek için İsrail ürünlerini boykot et, göreceksin ki, yaşam şartların devam arz edebilecek, ölmeyeceksin.
İlla Filistin’e gidip savaşmayacağız herhalde, ama tarafımız belli olsun, fiillerimiz hissimizi yansıtsın, dille beden aynı şeyi söylesin, uyansın akıllarımız.
Son bir nükte, Musa as kıssasından haberdar olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.
Musa as İsrailoğullarını arz-ı mev’uda (vaat edilmiş topraklar) götürürken yolda Amâlika diye çok güçlü bir kavme rastlarlar ve yola devam edebilmek için onlarla savaşmaları gerekmektedir. Ancak kendileri için Kızıldeniz’i yaran, gökten türlü nimet indiren Allah’a nankörlükte ileri gitmiş İsrailoğulları, Musa as’a “Sen ve Rabbin gidin savaşın! Biz burada oturacağız!” (Maide Suresi, 24) demişlerdir.
Şimdi elimizden bir şey gelmez diyenler ve hatta Allah’ım sen onlara yardım et demekten başka bir şey yapmayanlar düşünsünler. Bu tavrın, “Allah’ım sen onları hallet, biz sonra belki gelir, bir şeyler yaparız” demekten ne farkı var?
edit not; mimi de kim isterse alsın, bence bunu okuyan herkes alsın.
2002’de Filistinli küçük kızın haykırışı kulaklarımda;
“Her sabah çocuklarını öpen babalar!
UTANIN! UTANIN! UTANIN!”
Hala hiçbir şey yokmuş gibi davranan herkes, elini açıp dua etmekten aciz herkes, televizyonu kapatınca duygusu biten herkes, utanın, utanın, utanın…
2002’den bu yana aslında Filistin’de hep aynı manzara vardı, peki aklımız nerdeydi?
Artık bir şeyleri görme vaktidir, dünyanın lunapark olmadığını anlama vaktidir.
İsrailoğulları tarih boyunca her sığındığı memleketten kovulmuştur. Her yerde tatsızlık, arsızlık çıkarmış bir milletin hiç değişmeyen ve büyümeyen şımarık çocukları olmuşlardır.
İspanya’dan da kovulduklarında Osmanlı onları himaye etmiştir. Ne diye ettiyse böyle nankör bir milleti, illa ki vardır bir hikmeti. İçtiği kaba pisleme en bariz özelliklerinden olan İsrailoğulları, bugün Türkiye’ye kafa tutuyor, Filistin konusunda İsrail’i kınadığı için.
Başbakanın cevabı ise gediğe oturtulan taşlardandı; “Biz kovulduğunuz zaman, dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman sizi kalkıp da bu topraklarda ağırlayan Osmanlı'nın torunu olarak konuşuyoruz. Sıradan bir ülkenin lideri olarak konuşmuyoruz"
Daha 100 yıl öncesinde Osmanlı sınırları içinde olan Filistin, bugün bir avuç soyu bozuğun dünyanın en büyük vahşetini sergilediği sahne halinde.
Sadece bir asır önce bizim için, Kayseri’den, Adana’dan bir farkı olmayan Filistin, bugün dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumda. Etrafı duvarlarla örülü bir toplama kampı..
Filistin bizdendir, biz de Filistin’deniz. Sanki elin ülkesiymiş gibi algılanmasının sonu gelmeli artık. Ama yazık ki yüreği kıt, duygu kabızı bir kısım türk medyası iğrenç ruhlarını yansıtmaya çekinmiyor. Hangisini saysak;
• TRT'nin ilk günkü yayınında "Hamas'ın füze saldırısına misilleme olarak İsrail'in Hamas mevzilerini vurmaya çalışırken sivilleri de vurmak zorunda kalışını mı?
• Sedat Laçiner'in sorunun kökeninde Hamas'ın olduğu ve çözümün Hamas'ın siyaset sahnesinden tamamen ortadan kaldırılmasıyla gelebileceği kehanetlerini mi?
• Zaman gazetesinden Ahmet Turan Alkan'ın Esad'ın gerçekleştirdiği Hama katliamına kadar geri giderek, eğer İhvan'ın çağrısı olmasaydı Esad bu katliamı gerçekleştirmeyecekti minvalli "İslami terör"e vurgu yapan satırlarını mı?
• Yine Zaman'dan, uzmanlığını İsrail basınını takibe borçlu Fikret Ertan'ın "soğukkanlı" yorumlar eşliğinde (üstelik yazısının sonuna tarafsız bir siyasi tahlil yapmaya çalıştığı şerhi düşerek) İsrail'in bu saldırıyı yapmak zorunda olduğunu -insanın kanını dondururcasına sakin bir edayla- anlatışını mı?
• Fatih Çekirge'nin Hamas militanlarının bebekleri havaya kaldıran görüntülerinden (sıkılıp bıktığını) iğrendiğini belirten ve "Ölmeyi bile bilmiyorsunuz; ölmeyi bilmeyen nasıl savaş kazanır…" diyerek içindeki İslam düşmanlığını salyalar eşliğinde akıttığı satırlarını mı?
Kime yaranmaya çalıştıkları belli. Ama hiçbir şeyin farkında olmadıkları da belli.
Dünyada batı uygarlığı kadar pahalıya mal olan bir uygarlık var olmamıştır. Amerika, 4 ırkın 3’ünü mahvetmiştir.
Önce Kızılderilileri yok etti, bugün müzelik birkaç sayılı kişi kaldı ki, nesillerinin artma imkanı yok.
Siyahları köleleştirdi. Tüm Afrika’yı köle edindi, koca bir ırkın özgüvenini yerle bir etti.
Sarıları sömürdü, Çin’i, Hindistan’ı ve daha nicesini..
Dünya ekonomisinin yarısı Amerika’nın elinde. %25’ini kendi ülkesinde, %25’ini diğer ülkelerde tüketiyor.
Batı medeniyeti sanayi devriminden sonra, teknolojiyi geliştirip, üretim yaparken bir yandan da doğal dengeyi bozdu, buzullar eridi, küresel ısınma, üstüne sos niyetine küresel kriz çıktı.
Tüm dünyayı böylesine sömürmüş, böylesine harcamış, böylesine babasının malı gibi efelene efelene kullanmış batının fünyesi de İsrail’dir. Bu yüzden bu bir avuç, 6 milyonluk İsrail, bu kadar şımarabilmiş, bu kadar gözü dönmüştür.
Şimdi bu kadar arkası büyük bir vahşette, neden dünya sessiz kalıyor daha nettir herhalde.
Hep diyorum, İsrail’i durdurmak mümkün değil, yarın duracak, 2 yıl sonra yine başlayacak, hep olduğu gibi. O yüzden aldanmamalı ey halk, durursa bu zulüm, bitmiş değil, ara verilmiştir.
Tek çözüm inananların birlik olması, İslam dünyasının özbenliğine dönmesidir.
Dün Başbakan, Başbakanlık Acil Durum Genel Müdürlüğü tarafından açılan hesap numaralarını verdi. Kim olduğun fark etmez, bir lirayla da olsa senin de katkın olmalı. Elimden bir şey gelmez, bedduadan başka, demekten öteye geç artık.
Ziraat Bankası Aşağı Ayrancı Şubesi'nde 5555 555 nolu hesap.
Türkiye Halk Bankası Bakanlıklar Şubesi 05 00000 5 numaralı hesap.
Vakıflar Bankası Finans Market Şubesi 205 5555 numaralı hesap.
Bir de, boykot devlet boyutunda olmadıkça belki çözüme götürmeyecek ama bari vicdanını temizlemek için İsrail ürünlerini boykot et, göreceksin ki, yaşam şartların devam arz edebilecek, ölmeyeceksin.
İlla Filistin’e gidip savaşmayacağız herhalde, ama tarafımız belli olsun, fiillerimiz hissimizi yansıtsın, dille beden aynı şeyi söylesin, uyansın akıllarımız.
Son bir nükte, Musa as kıssasından haberdar olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklar.
Musa as İsrailoğullarını arz-ı mev’uda (vaat edilmiş topraklar) götürürken yolda Amâlika diye çok güçlü bir kavme rastlarlar ve yola devam edebilmek için onlarla savaşmaları gerekmektedir. Ancak kendileri için Kızıldeniz’i yaran, gökten türlü nimet indiren Allah’a nankörlükte ileri gitmiş İsrailoğulları, Musa as’a “Sen ve Rabbin gidin savaşın! Biz burada oturacağız!” (Maide Suresi, 24) demişlerdir.
Şimdi elimizden bir şey gelmez diyenler ve hatta Allah’ım sen onlara yardım et demekten başka bir şey yapmayanlar düşünsünler. Bu tavrın, “Allah’ım sen onları hallet, biz sonra belki gelir, bir şeyler yaparız” demekten ne farkı var?
edit not; mimi de kim isterse alsın, bence bunu okuyan herkes alsın.
4 Ocak 2009 Pazar
mimi mini hanım
gözüm aydın mimlenmişim. zaten ne zaman bişeyi kurcalasam, sorgulasam başıma gelir.
yani derdim, bu mim işi güzel de ilk kim çıkarmış bunu? maksadı neymiş? falan derken ilk mim böcük'ten geldi. teşekkürler böcük. ne tatlı isim ya, böcük, böcük.. :)
aslında aklımda başka şeyler vardı yazacak ama bu durumda erteleyebilirim.
önce paslarımı atayım sonra yazayım;
birikim , breda ve kuzey ve defter. güle güle yazın efendim :)
20 tane, yine, acaba kim başlattı bunu, cevapları kimi tatmin edecek, ben de mi gönderecem, kime göndersem, aman ne suyunu sıkıyosun, adamı yolladığına pişman etme de yaz dedirten sorular silsilesi. here we go;
1. En sevdiğiniz kelime nedir?
- benim gibi çok konuşan birine zor bir soru. genel bişi dersem, osmanlıca kelimeleri, yabancı kelimeleri severim.
2. En nefret ettiğiniz kelime nedir?
- kesinlikle şu; "aşkıııııımm". böööüüğğ!
3. Sizi ne heyecanlandırır?
-ilkler.
4. Heyecanınızı ne öldürür?
-ikinciler :)
şimdi kastedilen heyecan sevinç, coşku gibi hallerse, karşımda kütüğün teki varsa ölür tabi heyecan helecan.
5. En sevdiğiniz ses nedir?
-su sesi, yağmur sesi, gülşah'ın sesi :) (kimse kim canım)
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
-kesinlikle otobüs, kamyon sesi. tepem atınca çığlık atıyorum yanımdan geçerken.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
-böcükle fikirdaşım. dişçi olmak istemezdim, milletin çürük dişleriyle uğraşamazdım herhalde. ama iyi ki varlar, bana çok faydaları dokunmuştur.
ben bi de doktor olmayı hiç istemezdim. çok ince, çok veballi, çok sabır gerektiren bir meslek ve gerçekten kendilerine en çok dua ettiğim zümre.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
-hmm doğal yetenek, yani öyle psişik değil. o zaman sesimin güzel olmasını isterdim, konuşurken ses tonumu çok seviyorum da şarkı söylerken ı-ıh, ama isterdim.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
-bunun cevabı yıllardır belli. kesinlikle toprak olmak isterdim... bilen bilir.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
-sadece deniz gören bir evde. ama mutlaka İstanbul'da.
11. En önemli kusurunuz nedir?
-ayy beş dakika düşündüm bulamadım. :D hehe
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
- o ne ayol. otokontrolümü kötü huylardan keyif almamaya ayarladım ben.
yine düşündüm beş dakika, hakikaten aksini yansıtan bi şey bulamadım. bizde yalan olmez!
13. Kahramanınız kim?
-bu bana özel, şimdi sallamasyon yapmayayım.
ama içimde masumiyetin ve gerçekliğin en küçük ve kocaman bir kahramanı var, "Küçük Prens" :))
14. En çok kullandığınız küfür nedir?
-öhüm öhüm :) yok ya benim ağzıma yakışmıyor küfür. ben kendimi küfrederken hayal bile edemiyorum.
en sinirlendiğimde lan demeye başlayabiliyorum, o var. onun dışında gerzek, embesil, idyot dediğim olur, küfür sayılırsa.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
-iyidir dostum, sen nasılsın?
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
-hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun :P
aslında başlayınca uzun oluyor benimkiler ama, özetlemekte de iyi sayılırım;
"ölmekten korkmayacağın bir hayat yaşa"
17. Mutluluk rüyanız nedir?
-bi gün, artık ölebilirim diyeceğim zamanı yaşamak. şimdilik rüya bakalım, gerçek olması da dua.
18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
-elindekinin kıymetini bilmeyip, fazlasını istemek.
19. Nasıl ölmek istersiniz?
-dedim ya, genç :) Kâbe'de...
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Allah'ın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
-Hoşgeldin kulum! Selam olsun!
yani derdim, bu mim işi güzel de ilk kim çıkarmış bunu? maksadı neymiş? falan derken ilk mim böcük'ten geldi. teşekkürler böcük. ne tatlı isim ya, böcük, böcük.. :)
aslında aklımda başka şeyler vardı yazacak ama bu durumda erteleyebilirim.
önce paslarımı atayım sonra yazayım;
birikim , breda ve kuzey ve defter. güle güle yazın efendim :)
20 tane, yine, acaba kim başlattı bunu, cevapları kimi tatmin edecek, ben de mi gönderecem, kime göndersem, aman ne suyunu sıkıyosun, adamı yolladığına pişman etme de yaz dedirten sorular silsilesi. here we go;
1. En sevdiğiniz kelime nedir?
- benim gibi çok konuşan birine zor bir soru. genel bişi dersem, osmanlıca kelimeleri, yabancı kelimeleri severim.
2. En nefret ettiğiniz kelime nedir?
- kesinlikle şu; "aşkıııııımm". böööüüğğ!
3. Sizi ne heyecanlandırır?
-ilkler.
4. Heyecanınızı ne öldürür?
-ikinciler :)
şimdi kastedilen heyecan sevinç, coşku gibi hallerse, karşımda kütüğün teki varsa ölür tabi heyecan helecan.
5. En sevdiğiniz ses nedir?
-su sesi, yağmur sesi, gülşah'ın sesi :) (kimse kim canım)
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
-kesinlikle otobüs, kamyon sesi. tepem atınca çığlık atıyorum yanımdan geçerken.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
-böcükle fikirdaşım. dişçi olmak istemezdim, milletin çürük dişleriyle uğraşamazdım herhalde. ama iyi ki varlar, bana çok faydaları dokunmuştur.
ben bi de doktor olmayı hiç istemezdim. çok ince, çok veballi, çok sabır gerektiren bir meslek ve gerçekten kendilerine en çok dua ettiğim zümre.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
-hmm doğal yetenek, yani öyle psişik değil. o zaman sesimin güzel olmasını isterdim, konuşurken ses tonumu çok seviyorum da şarkı söylerken ı-ıh, ama isterdim.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
-bunun cevabı yıllardır belli. kesinlikle toprak olmak isterdim... bilen bilir.
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
-sadece deniz gören bir evde. ama mutlaka İstanbul'da.
11. En önemli kusurunuz nedir?
-ayy beş dakika düşündüm bulamadım. :D hehe
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
- o ne ayol. otokontrolümü kötü huylardan keyif almamaya ayarladım ben.
yine düşündüm beş dakika, hakikaten aksini yansıtan bi şey bulamadım. bizde yalan olmez!
13. Kahramanınız kim?
-bu bana özel, şimdi sallamasyon yapmayayım.
ama içimde masumiyetin ve gerçekliğin en küçük ve kocaman bir kahramanı var, "Küçük Prens" :))
14. En çok kullandığınız küfür nedir?
-öhüm öhüm :) yok ya benim ağzıma yakışmıyor küfür. ben kendimi küfrederken hayal bile edemiyorum.
en sinirlendiğimde lan demeye başlayabiliyorum, o var. onun dışında gerzek, embesil, idyot dediğim olur, küfür sayılırsa.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
-iyidir dostum, sen nasılsın?
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
-hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun :P
aslında başlayınca uzun oluyor benimkiler ama, özetlemekte de iyi sayılırım;
"ölmekten korkmayacağın bir hayat yaşa"
17. Mutluluk rüyanız nedir?
-bi gün, artık ölebilirim diyeceğim zamanı yaşamak. şimdilik rüya bakalım, gerçek olması da dua.
18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
-elindekinin kıymetini bilmeyip, fazlasını istemek.
19. Nasıl ölmek istersiniz?
-dedim ya, genç :) Kâbe'de...
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Allah'ın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
-Hoşgeldin kulum! Selam olsun!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
