18 Ekim 2009 Pazar

Uzak İhtimal - Wrong Rosary

Pazar Pazar yapılacak güzel şeylerden biri de, varsa iyi bir filme gitmektir. Vardı ve gittim. Uzak İhtimal. Benim gibi sinemaya gitmeyi fazla sevmeyen kişiler için güzel bir seçenek.

Filmin önce ödülleri ilgimi çekti. Şimdilik çeşitli festivallerden ve Avrupa’dan 10 tane ödülü var. Mommo’dan sonra bu ödüllere kanmamaya karar vermiştim ama senaryosunda Tarık Tufan ismini görünce gitmek istedim.

Filmin konusu kendisi gibi yalın. Musa İstanbul’a müezzin olarak gelir, karşı komşusu ve bir rahibe adayı olan Clara’ya âşık olur ama bunu hiç söyleyemez.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, ben filmi beğendim. Bana keyif verdi, sakindi, sadeydi, sıcaktı, sevimliydi ve içtendi. Resmen dinlendiğimi hissettim, bence film böyle olmalı, yormadan kafa dağıttırmalı.

Film sanat filmi sayılıyor. Her ne kadar sanat filmlerini durağanlıklarından ötürü sevmesem de bu filmi sevdim. Sanat ve gişe filmleri arasında bir şekle sokulmuş sanırım.

Bir de şunu fark ettim, ben sanatı pek sevmiyorum. Mesela bence sanat filmleriyle soyut resimler aynı kefede. Hani enteller soyut bir resmin karşısına geçerler, tek elleriyle çenelerini okşarlar sonra da başlarlar ya, “Şahane bir tablô, ressam hüzün ve neş’eyi bir arada anlatmış, hele şu köşedeki karaltı yok mu, insanı nasıl da derinden etkiliyor!” bla bla.. Hiiiçç bir şey anlamam soyut resimlerden anlayanı da sevmem :) İşte sanat filmleri de aynen böyle benim için. Opera keza, kulaklarımı yırtar geçer. Velhasıl sanatın üstün entellere yönelik kısmı beni ilgilendirmez, kendimi bulabildiğim şeyler güzeldir bana göre. İsterse amatörce yapılmış olsun.

Eüü konu dağıldı sanki, neyse efendim, izlemeye değer bir film. Yalnız şunu da söyleyeyim. Benim gibi sabırsız biriyseniz bence bu filmi sinemada izlemelisiniz. O da şu sebepten; o parayı verdikten sonra ve filmin ortasında gidemeyeceğiniz için mecburen sonuna kadar izlersiniz. Evet güzel film dedim ama sanat filmi ne de olsa, belli bir yavaşlık söz konusu. Ama film bittiğinde iyi ki gelmişim dersiniz. Sakin sakin izleyebilecek olanlar gitsin. İyi seyirler de diyeyim de tam kendini bir filme gitmekle adam olmuş zannedenlere benzeyeyim.

7 Ekim 2009 Çarşamba

günaydın

Sabahları servisler falan geçiyor ya vızır vızır, ben duymuyorum.
Bi koşturmaca, bi kalabalık sokaklar, ben görmüyorum.
Yarına yetiştirilmesi gereken işler, bilmiyorum.
Akşama yorgunluk, hissetmiyorum.
Bana bişeyler hatırlatmasın için, çay içmiyorum.
Kimse cevap vermesin diye, söylemiyorum.
Öylece susuyorum...

30 Eylül 2009 Çarşamba

Fikrim geldi ; Kitap-cafe

Şu sıralar kendimi raflarda uzun zamandır boynu bükük beni bekleyen kitaplarıma verdim. Kütüphanem pek neşeli bu ara, gülümsüyor habire bana :) Bir heves alıp alıp da okumaya vakit bulamadığım kitapları gece gündüz okuyup bitirmeye çalışıyorum ki yenilerine sıra gelsin. Zira bunlar bitmeden başkalarını almamaya söz verdim kendime. Sırf bu yüzden yıllar sonra ilk kez S.Ahmet Ktp. Fuarı’na bile gitmedim.

Derken bütün bunlar aklıma bir fikir getirdi. Uygulanmışı var mıdır bilmiyorum. Varsa beni haberdar edip sevindirin. Çünkü ben, ‘bir şey benim aklıma geldiyse bir yerlerde başkalarının da aklına gelmiştir’ düşüncesindenlerdenim (ıyh bu nebçim kelime!).

Fikir şu; Kitap-cafe. İnsanların kitap okuması ve bu sırada çayını-kahvesini yudumlayıp sohbet edebilmesi için oluşturulmuş mekan. Yani hem kitap okuyacağız, hem sosyalleşip, okuduklarımızı hemen paylaşabileceğiz. Mekandakiler; elbette geniş içerikli kitaplar, yer yer masa sandalyeler (araştırma, ödev vs yapanlar için), yer yer koltuklar ve orta sehpalar, yer yer minderler ve yer sofraları (of bu “yer yer” lafından da kıl kaptım şu an). Çay ocaaa diyesim geldi ama demeyip modernize ediyorum; soğuk-sıcak meşrubatlar, normal bir kafeden daha az ve atıştırma-çerez tarzı yiyecekler –çünkü amaç yemek değil, okumak-. Yazın açık hava, kışın kapalı mekan imkanı mevcut olacak. Hmm hatta şöyle olsun, yaz-kış kullanılabilecek dört başı mamur camekan bir bölüm, hani bazı yerlerin arka bahçeleri olur ya, onun gibi. Atarız yerlere minderleri, biraz da yeşillik, ohh.. Sonracıma içeri geçersek, duvarları insanda okuma hevesini artırıp, kafasını dinlendirecek renklere boyuyoruz. Sempatik bir dekorasyonla işi bitiriyoruz. İki de garsonumsu koyduk mu tamam.

Ve şimdi de gelelim işletmemizin getireceği gelire. Meşrubat ve yiyecekler satılık, kitaplar da isteyene kiralık, isteyene satın alması için ayrıca bir kitap standı da var. İsteyen de elde o an bulunmayan kitaplar için sipariş verebilir, müessese de temin eder. Bu da durumu kurtarmazsa, ekstradan ufak bir kırtasiye bölümü yaparız ki, ‘okuyan adam yazan adam da olabilir’ mantığıyla bu kısım da iş yapabilir.

Zaten mekanı sosyetik bir yere açabilip, yeni trend buymuş diye söylenti yayar, bir kaç ünlü kapıp hava atarsak işler epey kolaylaşır. Ya da üniversitelerin civarlarına da açılabilir.

Tabi mesele kitap okumayı seven bünyelerin sayısı. Bu sayı yüksek olsaydı belki de etrafımızda bir çok kitap-kafeler görebiliyor olurduk. İşletmeci olup sermayesi olan ve riski göze alan kişilere tavsiyemdir.

Not; Şimdi biraz araştırdım da, haklıymışım, uygulanmışı varmış. Fakat sanki tam benim hayalimdeki gibi konforlu ve sıcak değil.Sadece bir tane İstanbul-Bağlarbaşı'nda hayalime yakın bir şey buldum, bir de Konya'da. Sayılarının artması temennisiyle..