Dinlenmiş bir dersin yazıya dökülmüş halinden alıntı;
"İnsanlığın bugün ilim diye övdüğü şey, ancak eşyanın bilgisini şuura nakletmektir. Yani bir ambarda eşyanın yığılması gibi, bilgileri zihinde biriktirip, üstüste yığmak gerçek ilim değildir. O, zihni bir depo haline getirmektir. Lakin eşyadan, tabiattan ve kainattan aldığımız bilgiler bizi derin bir tefekküre götürüyorsa, işte o zaman bilgi değerli oluyor, marifetullah’a bir basamak teşkil ediyor.
Hakikate ulaştırmayan bilgi, bütün zahiri bilgiler, hatta dini bilgiler, bunlar kısır bir mecrubiyettir, kısır bir sevdadır. Bazıları çok bilgilidir, ayaklı kütüphaneye benzerler, lakin hikmete götürecek bir tefekkür yoktur. Kitaptan aldıklarını ancak hafızaların ambarlarına istif ederler. En basit meselelerde, çocuklar gibi düşünürler, münakaşa ederler, birbirlerine girerler, ihtirasa kapılırlar. Esas olan tefekkür, insanı derin ve ilahi bir tefekküre yönlendirecek olan, "İnsan niye yaratıldı, kim yarattı, kimin mülkündeyiz ve yolculuk nereye?" diye düşündürebilendir. İşte bu ilim, marifetullah ilmi. Bu ilme sahip olunca, her hareket kalbin durumuna göre hallenir.
Bugün gazeteler, aşırı reklamlar, yan yana yürüyen kontrolsüz neşriyat, genç dimağları şaşırtıyor, yoruyor ve kendi kalıpları içinde kolayca dondurabiliyor. Esas olan tefekkür, Kur’an-ı Kerim’de 137 yerde geçiyor. "Akletmez misiniz? Düşünmez misiniz?" Yani sebep ve sonuç; bu kainat niye yaratıldı, insan niye yaratıldı, ben neyim, neyin nesiyim? Tirilyonlarca yıldız var, gezegen var, hiçbiri dünyaya ve hatta birbirine benzemiyor. Dünya kimin için süslendi? Âlem kimin için tezyin edildi? Yani bunlar bir hikmete, sebebden müsebbibe, eserden müessire götürerek Hakk’a yaklaşmaya, Hakk’la dost olmaya vesile. İşte buna marifet deniyor, peygamberlerin telkin ettiği ilim de bu. Diğer ilimler Allah’a götürmeyen ilim, Allah’ı düşündürmeyen ilim, kulu tefekkürde derinleştirmeyen ilim, o ilme ‘la yenfeu - faydasız ilim’ deniyor. Peygamber Efendimiz sığınıyor o ilimden. Yani bizleri bırakın bir tarafa Peygamberimiz sığınıyor o ilimden..."
Durup düşündürdü uzun uzun. Aslı daha da uzundu mevzunun da burası farklı bir pencere oldu benim için...
8 Mayıs 2009 Cuma
4 Mayıs 2009 Pazartesi
aklımdaki başlığı yazmayacağım
Aptal olduğunu düşündüğüm için sevmediğim insanlar var. Hatta şöyle söyleyeyim, etrafımda sevmediğim hepi topu 3–4 kişi var, onlar da aptal. Aklını kullanamayan kişiye tahammül etmeyi öğrenemedim hala.
Ama bugün fark ettim ki, aklı öne sürerek insanları beğenmemek aslında bir çeşit kibir.
“Ben akıllıyım ve onun aptal olduğunu fark edebiliyorum. Hatta fark etmekten öte, onun aptal olduğuna karar verdim. Hey dostum sen aptalsın, ben senle yumurta bile tokuşturmam.
Aaaahh-ha-ha-haaaaa küçük aptaaaalll…”
N’olmuş aptalsa, sonuçta insan. Sonuçta onun da verecek bazı hesapları var. Sonuçta onu da yaratan bir Rabbi var. Sonuçta o da bir şeyler hissediyor kendince, sana belki çok uzak olsa bile.
O da bi yerlerde senin onu küçük gördüğünü anlatıyor birilerine. O da farkında bir şeylerin.
Hayatta güzel bir şeyler yaşamak için çok akıllı olmak gerekmiyor. İyi niyetli olmak gerekiyor. Akıldan önce kalp var. İman bile aklın kabul etmesiyle değil, kalbin kabul etmesiyle hakikatini buluyor. Belki onun kalbi senden daha güzel, daha sevimli.
Ve bir şey daha. Aptal dediğim kişiler hakkında ben öyle düşünüyorum, ama belki de herkes benimle aynı fikirde değil. Başkası da onları akıllı buluyor belki. Belki benim akledemeğim bir şeyi onlar akıl ediyor. Belki ben kendimi çok akıllı zannediyorum. Belki ben kibirden ölüyorum. Bir takım malum mahlûkatlar da benim bu halime bi taraflarıyla gülüyorlar belki.
Olamaz mı? Olabilir.
Ama bugün fark ettim ki, aklı öne sürerek insanları beğenmemek aslında bir çeşit kibir.
“Ben akıllıyım ve onun aptal olduğunu fark edebiliyorum. Hatta fark etmekten öte, onun aptal olduğuna karar verdim. Hey dostum sen aptalsın, ben senle yumurta bile tokuşturmam.
Aaaahh-ha-ha-haaaaa küçük aptaaaalll…”
N’olmuş aptalsa, sonuçta insan. Sonuçta onun da verecek bazı hesapları var. Sonuçta onu da yaratan bir Rabbi var. Sonuçta o da bir şeyler hissediyor kendince, sana belki çok uzak olsa bile.
O da bi yerlerde senin onu küçük gördüğünü anlatıyor birilerine. O da farkında bir şeylerin.
Hayatta güzel bir şeyler yaşamak için çok akıllı olmak gerekmiyor. İyi niyetli olmak gerekiyor. Akıldan önce kalp var. İman bile aklın kabul etmesiyle değil, kalbin kabul etmesiyle hakikatini buluyor. Belki onun kalbi senden daha güzel, daha sevimli.
Ve bir şey daha. Aptal dediğim kişiler hakkında ben öyle düşünüyorum, ama belki de herkes benimle aynı fikirde değil. Başkası da onları akıllı buluyor belki. Belki benim akledemeğim bir şeyi onlar akıl ediyor. Belki ben kendimi çok akıllı zannediyorum. Belki ben kibirden ölüyorum. Bir takım malum mahlûkatlar da benim bu halime bi taraflarıyla gülüyorlar belki.
Olamaz mı? Olabilir.
2 Mayıs 2009 Cumartesi
havadan sudan
Arada gelen abuk maillerden biri, gizli kalem kamera. Artık eşler birbirini aldatamayacak, kalem şeklinde kamera, kamera olduğu belli değil fasa fiso fıs fıs tıs tıs.Hahayt, sevsinler kalemini…
Kalemin kamera olduğunu bilmeyen adamı durduracak olan ne acaba? Olayı öncesinden çözecek bişey buldunsa gel onu söyle kardeşim.
Bunu hallettim, sildim postayı defoldu gitti kalemiyle. Derken benim boş bir zevzeklik anımda üye olduğum bir google grup postası geldi. Ben bir zamanlar başıma neler geleceğini bilmeden rehberlik servisi diye bir gruba üye oldum, hani bilgi paylaşımı, faydalı bir şeyler çıkar diye. Sonra bi baktım tipsiz postalar yağıyor bana her koldan, kimsenin kimseye bilgi verdiği yok, müfredatmış, maaşlarmış, basit basit sorularmış, bir dolu zırva. Ay ben n'apmışım dedim, üyeliğimi iptal edeyim dedim ama kaydolduğum şifreyi de unutmuşum. Ben bir ara çok unutkandım, hatta bu bloga başladığım ilk zamanlarda da devam ediyordu bu mal hal. Neyse ki son zamanlarda düzeldim ama kendimi kurtaramadım bu gruptan.
Hıaaaaa, yine mi başladınız laaaann diye bi haykırıverdim semaya doğru başımı kaldırarak. Çünkü bu enikler bi başladı mı on beş dakika bitmiyor dıdın dıdın dıdın. Tam da blog okumasına çıkmışım, süslenip püslenip kapıları tıklıyorum tek tek basarak bade süzerek. Gel de sinirlenme anacım. (anacım mı o ne yav, kendini Oya Başar zanneden insan yavrusu)
Allllaaah diye bi nara attım, sonra da 'niye daha önce akıl edemedin bunu haa şapşal' diye kendimi de tokatlayıp Windows live hotmail’in güzide seçeneklerinden engellenen gönderiler kısmını açtım. Üşenmedim -ki niye üşeneyim, her gün okumadan 20 mail silmekle uğraşmaktan daha kolaydır- teeek tek o adresleri kopyaladım o listeye. Bir yandan da mailler gelmeye devam ediyor, öte yandan ben gelenin adresini şıp diye yapıştırıyorum listeye. Ay en zevklisi de her dıdın ötüşünde dişlerimin arasından “hııııınnn sen şimdi görürsün, bak bi daha yollayabiliyor musun bana bişeey, hııımmm hıhııım hııım, canınız cehennemeee, hepinizin, nihahahaaaa, hatta nuohahaha” diye pamuk prensesin cadısı kılığına girmek oldu.
Sonra birden ses soluk kesildi, sonsuz huzur, sonsuz mutluluk…
Yazarın tavsiyesi; mail gruplarına üye olmayın, her siteye adresinizi yazmayın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)